İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce hazırlanan 1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi İstanbul’un kaybolan bazı mekânlarını sayfalarına taşıdı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Turgay Anar tarafından kaleme alınan yazıdan Hacı Reşid Ağa Kıraathanesi bölümünü siz kahve severlerin dikkatine sunmak istedik.

Hacı Reşid Ağa Kıraathanesi

Şehzadebaşı’ndaki kıraathanelerin arasında biri vardı ki diğerlerinden pek çok yönüyle ayrılırdı. Hacı Reşid Çayhanesi olarak da bilinen yer, devrin meşhur bir sürü şair ve yazarının yanı sıra devlet memurlarıyla birlikte farklı simaların da mekânıydı.

Hacı Reşid Ağa, Salah Birsel’in tasviriyle cılız mı cılız, bodur, elâ gözlü, esmer ve olağan dışı bir şahsiyetti. Geriye doğru basık duran fesinde her zaman şebboy, menekşe, sümbül yahut da Hacı’nın ruh durumuna uygun bir çiçek bulunurdu. Harikulade çaylar demleyen ağanın kahvesinin duvarında dükkânının bir nevi kanunu kabul edilen Farsça şu dizeler asılıydı: “Çay-ı mâ hoş-güvâr ü şîrin est/ Çün lebilal-i yâr renginest” (Çayımız lezzetli ve tatlıdır. Çünkü sevgilinin lâl dudağı rengindedir.) Burada başta Malumat olmak üzere bir sürü gazete de bulunurdu. Gelenler ya bunları okur ya da edebiyatçıların sohbetlerine kulak kabartırdı.

Kıraathane sahibinden müdavimlere herkes kendi şiirini okurdu

Kıraathanenin pek çok müdavimi vardı. Bunların en meşhurlarından biri Muallim Naci’ydi. Hak bildiği yoldan yürümeye ve doğruları eğip bükmeden söylemeye teşne bu cevval edebiyatçı, kıraathanede ara sıra yazılarını yazar, geleneksel edebiyat ve sohbet zincirinin kopmaması için kendince çalışmalar yapardı. Hoca Hayret Efendi, kıraathanenin bir diğer gediklisiydi. O, Cenap Şahabettin’in gözlerinin bozukluğu sebebiyle onun için söylediği “Yarasa kadar ışıktan korkar.” Sözünü hak etmişçesine aydınlıkta bile gözlerini kırpıştırmadan duramazdı. Hoca Hayret’in bedeni ve giyim kuşamıyla ilgili kusurlarına rağmen, sehl-i mümteni kabul edilebilecek kalitede olan atasözü gibi cümleleri de vardı. Bunlardan biri şöyleydi: “Kitaba bakarak karşılık vermek, kabak bağlayıp yüzmek gibidir.”

İlgilinizi Çekebilir!  Osmanlı'da Kahvehaneler

Fuzuli’nin şiirini biçilmiş ekin tarlasına çeviren Muallim

Kıraathanenin bir diğer önemli siması, Robert Kolej’de öğretmenlik yaparken Amerikalıların ondan İslamiyet’i kötüleyen kitapları çevirmesini istemeleri üzerine görevinden ayrılacak kadar dinine bağlı olan Muallim Feyzi Efendi’ydi. Muallim Feyzi; görgülü, bilgili ve hatta şiirleri “aşırılacak” kadar da değerli bir şairdi. Ama ufak bir kusuru da yok değildi: Her şiiri kendi zevkine göre düzeltme hastalığı.

Onun bu huyunu bilen Neyzen Tevfik, bir zamanlar kendisinin şiirlerini de kırmızı kalemiyle çizip sayfayı kan gölüne çeviren Muallim’e güzel bir ders vermek ister. Neyzen Tevfik bir gün, Fuzuli’nin bir dizesini kendisinin olduğunu ima ederek ona okuması için verir. Muallim, şiirleri tashih etme hastalığı sebebiyle daha fazla dayanamaz ve Neyzen’e ait sandığı dizeyi bir anda biçilmiş ekin tarlasına çeviriverir. Neyzen tam bu sırada, Muallim’in kelleler alan keskin bir kılıca benzeyen kalemine sarılıp muzip bir biçimde, “Aman hocam, dur. Bu benim değil, Fuzuli’nin. Yanlışlıkla onu vermişim sana. İşte benimki.” deyiverir. Ama gelin görün ki Muallim Feyzi Efendi duyduklarından çok fazla etkilenir ve beti benzi sararıverir. Buranın önemli bir özelliği de, şairlerin kendi şiirlerini mekânda bulunanların gözlerinin içine baka baka serbestçe ve onlardan hiç çekinmeden okumalarının bir gelenek halini almış olmasıdır. Müstecabizade İsmet, Muallim Naci, Hoca Hayret Efendi, Şeyh Vasfi, Muallim Feyzi, Ali Ruhi, Adanalı Ziya, Deli Celal şiirlerini değişik mimik ve ses tonlarıyla okumuşlardır. Kıraathanenin sahibi olan Hacı Reşid Ağa da bu şiir okuma geleneğini kendi yazdığı şiirini okuyarak tamamlarmış.

Hacı Reşid’in koynundaki Ahmet Rasim tekzibi

Ahmet Rasim, kıraathanenin belki de en cin fikirlisi ve Hacı Reşid’e en fazla takılan simasıdır. Ahmet Rasim, Servet-i Fünûnculara verilen “dekadan” sıfatının ayyuka çıktığı bir zamanda, ironi, hakaret, iğneleme, aşağılamanın hemen her tonunu barındıran bu kelimeyi, Hacı Reşid Ağa için de kullanır. O zamanlarda dekadan kelimesi, kelimenin bütün anlamları zorlanarak birilerini tenkit etmek ve daha çok da aşağılamak için “dinsiz, imansız” anlamına gelecek şekilde kullanılabiliyordu. Hacı Reşid, kendisi için böyle nahoş bir sıfatla karşılaşınca beyninden vurulmuşa döner ve bir daha o “zındığı” dükkânına asla almayacağına dair yeminler eder; hatta onu dava edeceğini bağıra çağıra dükkânındakilere söyler. Ahmet Rasim, kıraathaneye geldiğinde ona çay vermeyen Hacı’nın gönlünü ustalıkla alıvermesini bilir. Ahmet Rasim, Malumat’ta onu yanlışlıkla “dekadan” saydığını, Hacı’nın halis muhlis Müslüman olduğunu, diniyle ilgili hiçbir şüphenin olamayacağını beyan eder. Bu yanlışlığı bir yazısıyla ele güne açıklar. Ama bu eğlenceye başkaları da müdahil olur. Hacı’nın hınzır müşterileri, fırsat bu fırsattır düşüncesiyle onun bu hassas noktasını sürekli deşmeye başlarlar. Hacı’nın dekadanlığını birbirlerine anlatan ve bunun da din değiştirmek anlamına geldiğini ima ederek laf arasında ona sataşıverenler, ondan ummadıkları bir cevap alırlar. Özene bezene meşin bir cilt içinde korumaya aldığı Ahmet Rasim’in tekzibini koynundan çıkarıp kendini alaya alanlara gösteren Hacı Reşid, zafer kazanmış bir eda ile kahkahalar atar. Ama elin ağzı susmak; hınzırın kafası hınzırlığı bırakmak bilmez. Yine böyle bir durumda rakibini tuş etmiş bir pehlivan gibi dükkânında dolaşan Hacı Reşid’e, bu hınzırlardan birisi, tekzip metnini işaret ederek “Demek dinini yenilemişsin.” şeklinde cevap verir. Hacı Reşid, bu söze tahammül edemez, bu hınzırı yaka paça dükkânından atar. Kıraathane, Meşrutiyet’ten sonra ölen Hacı Reşit Ağa’dan Mersin Efendi’ye geçmiş, toplantılar bir süre daha aynı mekânda devam etmiştir.

İlgilinizi Çekebilir!  Bir kahvenin 400 yıllık hatırı: Tahmis Kahvesi

 

Kaynak: İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Turgay Anar tarafından kaleme alınan “İstanbul’un Yitik Hafıza Mekânları” başlığını yazının tamamını dergide bulabilirsiniz.