Kahvenin Türkiye’ye ilk kez, Hükm ve Şems isimli iki Suriyeli tarafından 1555’de getirildiği rivayet edilir. Diğer bazı kaynaklarda ise Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Habeşistan Valisi Özdemir Paşa tarafından getirildiği kaydedilir.

Kesin tarih üzerinde tartışmalar yapıladursun kahvenin Türkiye’deki yolculuğu biçim değiştirdi.

Bugün her köşebaşında bir Starbucks’la karşılaşıyoruz. Günümüz kahve kültürünü anlamak için geçmişe uzanmak lazım.

Kahvehanelerin ya da kıraathanelerin edibiyatımızda da özel bir yeri var! Bugün sizler için birkaç örnek hazırladık…

İşte kahvehaneler, kıraathaneler ve kahve…

Sait Faik’in satırlarını hatırlayalım. O günlerin kıraathaneleri Sait Faik’in şu satırlarıyla hayat buluyor:

“Severim kıraathaneleri. Bir ihtiyar gözlüğünü takmıştır. Ötekisi elinden bir türlü gazeteyi bırakmayana içerlemektedir. İki yaşlı-başlı adam, çocuklar gibi olmuş, domino oynamaktadır. Üç kişi hiç aklınıza bile gelmeyen bir siyasal düşüncededir. Bir küçücük, sizin dikkatinizi bile çekmeyen bir haberden neler de neler çıkarılır Yarabbi! Sonra birdenbire hiç ummadığınız birinin karaborsayı nasıl ortadan kaldıracağını anlatışına dalarsınız. Düşünceleri önce size gülünç gelir. Sonra: Hani hiç de yanlış değil, dersiniz.”

Salah Birsel‘in “Kahveler Kitabı”nı unutabilir miyiz?

“İçilmez mi yemek üstüne şöyle bir kahve
Az şekerli çok kaynamış veya sade
Konuşulsun fiskos edilsin
Sürülsün bir yandan da havagazına cezve
Hayal vericidir gönül açıcıdır
Isınmış suda höpürdedikçe telve
Kalmaz bu fokurdamayla köpük kalmaz
ama
Başka olur HACİVAT’a lezzet verir
Sonunda KAMERHANIM’ın eliyle uzatılan
kahve”

Oktay Rifat “Niko’nun Kahvesi”nde şöyle yazar…

“Niko rakı içer sandalı boyamazsa. Niko susar. Onun sessizliği bürümüş masaları. Onun yalnızlığıdır, kireç badanalı, yamrı yumru bu ak duvarlar. Semaverin hemen yanıbaşında durur Köstence’de bir dükkândan aldığı gemi. Bu resim Pire’nin, bu böcekler Batum’un, bu ağlar tonla balık akıttı karaya. Niko, eski yazlarda çığrışan martılar, zıpkından kurtulmuş kılıçlar, ahtapotlar ve en sıcak güneşlerle karmış harcını kahvesinin. Lipsoslar yine derindedir.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hayattan Sayfalar‘da şunları yazmıştır…

İlgilinizi Çekebilir!  Atatürk’ün içtiği son kahve ve fincanı

Şalvarlı, saltalı, fesleri yemenili, geniş alınlı, gür kaşlı, kalın enseli, uzun gümüş köstekli Türkler, geniş dizlerini yarı bükerek bu küçük iskemlelere taşarak oturmuşlar, nargileleri kurmuşlar, ellerindeki okkalı fincanları ağır ağır keyif çatarak höpürdetiyorlar.
Kolları sıvalı, önü peştemallı, kalıpsız fesli genç bir tâbi (kahveci çırağı) elindeki maşanın iki ucundan şıkır şıkır çıkardığı tempoya tebaan bir nevi terennüme benzeyen: “Ağalar geliyor”, nidasıyla geziniyor.

 

Fotoğraf: Ömer Türel