Kahveler Kitabı – Salâh Birsel

‘Kahveler Kitabı’ okurun pek çok şey öğreneceği, yaşamın zenginliklerini kucaklayacağı, bilgisine bilgi, zevkine zevk katacağı bir yapıttır.

17 dk
kahve ve kahvehaneler

Salâh Birsel’in ünlü ‘Salâh Bey Tarihi’nin ilk kitabı olan ‘Kahveler Kitabı’, okurun pek çok şey öğreneceği, yaşamın zenginliklerini kucaklayacağı, bilgisine bilgi, zevkine zevk katacağı bir yapıttır.

‘Kahveler Kitabı’nın başlangıcında, Lavoiser’in ünlü “Doğada hiçbir şey yok olmaz, hiçbir şey de yoktan var olmaz” sözleri vardır, aslında bu sözler Birsel’in bütün yazın yaşamını etkileyen, ona ‘Salâh Bey Tarihi’ni yazdıran bir güce dönüşür. Bir bakıma ona, yürüyeceği, yürümesi gereken yolu işaret eder. Ve Salâh Birsel, doğru bellediği o yolda iri adımlar atarak ve yazınımıza eşine benzerine rastlanılmayan özgün yapıtlar kazandırarak ilerler.

Kahveler Kitabı

Kahveler Kitabı‘nın ilk sayfasında ‘olaylar, belgeler, anılar’ ibaresi yer alır; ön ve arka kapaklarında iki resim göze çarpar ve ikisinde de mekân kahvedir.. İkisinde de insanlar sandalyelere, iskemlelere oturmuşlardır. Yeni baskıda bu güzelim kapak kaldırılmış Salâh Birsel’in resmiyle ‘Salâh Bey Tarihi’ sözleri konmuştur.

Kitaptaki kahvelerde gerçek yaşamdaki gibi tavla, dama, okey, kâğıt oynayanları görürsünüz. Gazeteleri okuyanları, gazetelerdeki iş ilanlarını bir yerlere not edenleri, birilerini bekleyenleri, birileriyle konuşanları, tartışanları, kavga edenleri, kahkahayla gülenleri; çay, kahve, coca-cola, fanta içenleri, hayal kuranları, derin derin düşünenleri, sigaranın birini yakıp birini söndürenleri görürsünüz.

Salâh Birsel, ‘Kahveler Kitabı’nda kahve bitkisinin, kahve çekirdeğinin dünyanın her yanına yayılışından söz eder. Kahveyi bir Şazii dervişinin Arabistan’daki Moka’da 1258 yılında bulup ortaya çıkardığını yazar İsveç’in İstanbul Elçisi Ignatius Mouradja D. Ohsson tarihçi Ahmet Efendi’ye dayanarak. Tekkesinden kovulan ve Kûh-ı Esvab’a sürülen bu derviş, o kuş uçmaz, kervan geçmez yerde, açlıktan bitkin bir halde dolaşırken, bütün o bölgeyi kaplayan bir çeşit ağacın meyvelerini kaynatıp içmeyi dener. Üç gün yalnız bu suyla yaşar. Bu sırada arkadaşlarından ikisi, onun bu haline üzülerek kendisini bulmak ve ona yardım etmek için sürgün yerine gelir. Nedir, bunların ikisi de uyuza yakalanmışlardır.

Kahvenin İstanbula gelişi

Kahveler Kitabı - Salâh Birsel
Kahve İstanbul’a 1543 yılında, Kanuni Sultan Süleyman çağında gemilerle getirilir.

Dervişin yaşamasını borçlu olduğu içeceği merak edip tadarlar. Kokusunu çok beğenirler. Orada kaldıkları sekiz gün boyunca hep ondan içerler, sekizinci günün sonunda hastalıklarından kurtulduklarını görünce iyileşmelerini bu içkiye yorarlar. O zaman haber Moka’da yayılır. Herkes kahve adıyla anılan bu meyveleri toplamaya koşar. Çok yararlı özellikleri olduğu sanıldığı için büyük bir hırsla kullanılmaya başlar.

Kahve İstanbul’a 1543 yılında, Kanuni Sultan Süleyman çağında gemilerle getirilir. Fransa’ya 1653’te girer ama 1669’da kullanılmaya başlar. O yıl Parislileri kahveye alıştıran Türk elçisi Süleyman Ağa olur. Birkaç yıl sonra da bir başka Türk elçisi Mehmet Ağa onu Viyana’ya kabul ettirir. Oradan da bütün Orta Avrupa’ya yayılır.

İstanbul’da ilk kahvehaneler ise 1555 yılında açılmıştır. Peçevi, o yıl İstanbul’a Halep’ten Hakim adında bir herif, Şam’dan da Şems adında bir zârif geldiğini yazar. Bunlar, Tahtakale’de birer büyük dükkân açıp ‘kahvefüruşluk’a başlamışlardır. Kimi kitap okur, kimi tavla oynar, kimi satranca gömülür. Kimilerinin getirdiği “Nevgufte” gazeller ise sanat üzerine konuşmalara yol açar.

İstanbul’a kahveler çok çabuk yayılmıştır. Evliya Çelebi 1630 yılında İstanbul’u adım adım dolaşırken şehirde 55 kahve ve bu kahvelerde 100 ocakçı ve çırak olduğunu saptar.

II. Selim, III. Murat çağında şehirdeki kahve sayısı altı yüzü geçer. Halkın kahvelere alan etmesi imamları, müezzinleri, ikiyüzlü sofuları çileden çıkarır. Bunlar; Halk kahvelere alıştı, mescitlere kimse gelmez oldu demeye başlarlar. Din bilginleri bile; Kahveler kötülük ocağıdır, meyhaneye gitmek oraya gitmekten iyidir, derler. Bunların kopardığı patırdı o kadar yaygınlaşır ki Şeyhülislâm Ebussuut Efendi bile -Kuran’da kahveyle ilgili tek sözcük olmadığı halde- kömürleşme derecesinde kavrulan her şeyin yasak olduğu üzerine fetva verir ve kahve çuvallarını deldirip denize attırır. Ama Şeyhülislâm’ın fetvasını Padişah evetlememiştir. Bu yüzden halk üzerinde çokça etkili olmaz.

Koltuk kahvesi

Kahveler Kitabı - Salâh Birsel
III. Sultan Murat çağından sonra kahveler o kadar çoğalır ki artık yasak para etmez olur.

Halk yine kahvelere gizli gizli gider. Ne var, başta Hasanbeyzade olmak üzere birçokları yine fesat yatağı saymayı sürdürürler. Sonunda IV. Murat zamanında kahveler kapatılır, dahası kahve içmek de yasaklanır. Ama bütün bu yasaklara karşın yine kimilerine “koltuk kahvesi” adı altında çıkmaz sokaklarda kahve açma izni verilir.

III. Sultan Murat çağından sonra kahveler o kadar çoğalır ki artık yasak para etmez olur. Bu yeni yorum üzerine IH. Murat koyduğu kahve yasağını kaldırır. 1592’den sonra artık her sokakta bir kahvehane vardır. Kıssahanlar, çengiler de bu kahvelerde hüner gösterir. Gelgelelim halk işten güçten kalmaya başlamıştır. Çarşıda alışveriş diye bir şey olmaz. “Padişahtan dilenciye varınca halk birbirini kesip biçmekle eğlenir” olmuştur. Bunun üzerine IV. Murat 1633 yılının sonlarında bütün Osmanlı imparatorluğu ülkesindeki kahvelerin kapatılmasını buyurur, kahve içilmesini de yasaklar.

Naima, Sultan IV. Murat’ın kahveleri kapatmasına 1633 yılındaki o büyük İstanbul yangınının yol açtığını yazar. O yılın sefer ayının 27. cuma günü kuşluk zamanında Cibali Kapısı dışında bir kalafatçının yaktığı fundadan çıkan yangın, rüzgâr da çok estiği için kısa zamanda İstanbul’un yarısını silip süpürmüştür. “Bu yangın bir dehşet filmi gibidir. Rüzgârın da kesintisiz esmesiyle semtten semte sıçramış, o semtlerde yaşayan halkan koşuşturması, her şeylerini yitirme acılarıyla kıvranması, bir filmde canlandırılmış olsa o film, film sanayiinin en büyük filmi olur.”

Naima, IV. Murat’ın kahveleri kapamasını ve yasağı dinlemeyenleri öldürtmesinin bir nedeninin rezilleri terbiye ve halkı korkutmak için bir bahane olduğunu da belirtir. ‘Çünkü’ der, ‘zorba eşkıyasının terbiyesizce hareketleri ve o çalışkan padişahın rezillerden çektiği üzüntüleri bilenler ve olayların içini okuyan aydınlar, bu kahır ve şiddetin altında yatan genel çıkarı düşünür ve padişahın itaatinden çıkıp onun rızasına aykırı olanları doğru yola götürmek için keskin kılıç ile bütün halkı korkutmanın elbette en gerekli bir iş olduğunu anlar.

Bizzat Kendileri gezip, gece ve gündüz dolaşıp, rasgeldiği rezilleri, eşkıyayı ve tütün toplantısı yapanları yakalayıp öldürtürdü. Geceleri sokağa çıkan pervasızlara da ölüm şerbeti içirirdi. IV. Murat geceleri sokakları dolaşır, tütün kokusu gelen yerleri basar, ev sahiplerini öldürtür. Bu arada hiç suçu olmayanlar da gürültüye gider.

IV. Murat, kendisi içkiden baş kaldırmadığı halde kimi zaman evlerin damlarına bile çıkıp bacaları koklar. Bir defasında, gizli bir yerde tütün içen 14 kişi yakalar. Bunlardan biri ‘mukabele halifesi’ biri de saray kapıcıbaşısıdır. Topu da ‘telef’ edilir. Reha’da 14 kişi, Halep’te 20 kişi, Haccegür’de 6 kişi aynı alın yazısını paylaşır. Bunlardan kimisinin eli ve ayağı kırılır, kiminin boynu vurulur, kimi de dört parça edilir. Hem de bu işler halkın ya da erlerin önünde yapılır. Kimi zaman da otağın önü yeğlenir.”

Ah kahve vah kahve

Osmanlı İmparatorluğu’nun her yanında açılan kahvelerle birlikte toplumda ‘kurumlaşma’, eksiklikleri giderme bilinci gelişir. Ama insanlık ve uygarlık yolunda ilerlemek, büyümek zorunluluğunu duyan ülkelerin varlıklarında yuvalanan sinsi, karanlık güçler çıkar böyle zamanlarda ortaya ve ileriye doğru atılan dev adımları durdurmaya çalışır, bireylerin özgürleşeceğinden, kölelikten kurtulacağından korktukları için. Dünyanın her ülkesinde görülen bu din tüccarları, bu din yobazları öteden beri olumlu bütün yürüyüşlerin kamışındadırlar ve atılımcılarla kavgaya tutuşurlar. Bunlar, bu güzelliğin, bu aydınlığın düşmanları, ilerlemenin geniş bir alana yayılmasını önleyemezler ama çok kan dökülmesine neden olurlar.

Salâh Birsel, ‘Kahveler Kitabı’nda, kitabın ‘Ah kahve vah kahve’ bölümünde, kahvelere dadanan şair şuera takımından, yazıncılardan söz etmeden önce kahve ve kahveler hakkında yazdan kimi şiirleri sıralar. Şiir yazanlardan biri de Mehmet Akif’tir ve ‘Mahalle kahvesi şarkın harim-i kastilidir’ diye kötüler ama “Berlin’e gidip de oradaki kahveleri gördüğü vakit ağız değiştirmek zorunda kalır ve ‘Bu kahve…Öyle mi? Lâkin hakikaten hayret! Feza içinde feza…Bir harim-i nuranur’ der.

Salâh Birsel, kahveleri övenlerin başında Sadri Ertem olduğunu anlatır. “Ertem kahveleri kamuoyu fideliklerine benzetir. Buralarda daha özenli, daha cafcaflı, daha insanca çiçekler yetiştirileceğine inanır.” Ve kahveleri, ayrıntılı bir biçimde tanımlayan şiirini yayımlar. Sadri Ertem’in şiiri ‘Anadolu köyünün gerçek tapmağı kahvedir’ dizesiyle başlar. Behçet Necatigil’in de şiirine değinir. Necatigil’in bu şiiri kahveleri kahve yapanların daha çok yazarlar, ozanlar olduğu gerçeğini bir kez daha anımsatır bize.

Bunlar daha çok ‘edebiyat kahvesi’ diye anılır. İstanbul’da XX. yüzyılla birlikte bu tür kahveler de çoğalmaya başlamıştır. Sarafim Efendi Kıraathanesi, Lebon, Tepebaşı Bahçesi, İkbal Kahvesi, Nisuaz, Viyana Kahvesi, Elit, Baylan, Ankara Pastanesi, Cennet Bahçesi bunların başlıcalarıdır. Yazarların çoğu da Sait Faik, Orhan Kemal, Sabahattin Kudret, İskender Fikret Akdora, Celâl Sday, Samim Kocagöz, Cahit Saffet gibi tam bir kahve kuşudur. Bunlar yataklarını alıp kahveye taşınmamıştır, ama her gün kavhede üç, beş, on saatlerini geçirmeden edememişlerdir. Bu kahveler üzerine yaptığı incelemeyle batağın batağına saplanan bizim zavallı Salâh Birsen sorarsanız o da, lâf değil, 22 aydını -1940 de 1962 arası- bağışlamıştır bu kahvelere. Yememiş, içmemiş, Tanrının akşamı gelip parasını buralara yatırmıştır. ”

‘Kahveciler kahve kavurur’ yazısında Salâh Birsel, kahvehanelerin artık geliştiği ve oturduğu dönemde bir kahvehanenin iç düzenini öyle güzel betimler ki öyle bir betimlemeye ancak şapka çıkardır ve o betimlemenin eşi yalnız betimlemeler kralı Balzac’ta bulunur.

‘Kahveler Kitabı’ okurun pek çok şey öğreneceği, yaşamın zenginliklerini kucaklayacağı, bilgisine bilgi, zevkine zevk katacağı bir yapıttır.

Salâh Birsel, Kahvenin İstanbula gelişi, koltuk kahvesi, edebiyat kahvesi, Kahveler Kitabı, Ah kahve vah kahve, Sarafim Efendi Kıraathanesi, Lebon, Tepebaşı Bahçesi, İkbal Kahvesi, Nisuaz, Viyana Kahvesi, Elit, Baylan, Ankara Pastanesi, Cennet Bahçesi

Remzi Gökdağ. Gazeteci, yazar, web uzmanı, dijital yayıncı, gezgin. Başka Şehirler, Sevgili İstanbul, 11 Eylül ve Park Otel Olayı kitaplarının yazarıdır.

error: © 2020 Kahvve.com