İstanbul’da kahve ve şehrin eski kahvehaneleri

"İstanbul’da, büyük şehrin şanına lâyık tarzda pek az kahvehane ve kıraathane kalmıştır denilse yeridir. Kalan eski kahvehaneler arasında ancak yukarı Boğazda bâzı balıkçı kahvehaneleri, meşhur Emirgân kahvehanesi, Eyüpsultanda iskele kahvesiyle Bostan iskelesi kahvesi, liman ağzına bakan Ahırkapısı kahvehanesi, Haremkapı sahilindeki balıkçı şalaşları, Bayezitte Küllük kahvehanesi, Edirnekapı dışındaki kahvehaneler sayılabilir. Bir zamanlar kahvehaneleri, çayhaneleriyle meşhur Divanyolu ve Şehzadebaşı, bugün hüviyetini tamamen kaybetmiş bulunmaktadır. Aksarayda Yusufpaşa kahvehanesi, Lâlelide meşhur Taşhan kahvesi ve Fatihte Şekeıci hanı kahvesi de yarım yüzyıl evvelki parlak mazisiyle ölçülemiyecek birer yer olmuş, Aksarayda İstanbul’un en heyecanlı horoz döğüşlerinin yapıldığı meşhur Murat paşa kahvehanesi ise kapanmıştır."

Reşat Ekrem Koçu’nun hazırladığı ancak bir türlü tamamlayamadığı İstanbul Ansiklopedisinde kahve ve şehrin eski kahvehaneleri hakkında bir madde var. İstanbul’un geçmiş dönemlerine ışık tutan bu satırlarda birbirinden ilginç bilgiler var.

İstanbul Ansiklopedisi’nde yer alan kahve ve kahvehaneler hakkındaki maddeyi Kahvve.com okurları için aşağıya alıntıladık:

Kahve ve şehrin eski kahvehaneleri

Kahvehaneler, İstanbulluların fevkalâde rağbetiyle karşılandı ve süratle şehrin hemen her semtinde açıldı.

İstanbul’a kahveyi ilk sokan ve büyük şehirde ilk kahvehaneyi açan Kanunî  Sultan Süleyman zamanında, Hicrî 962 (1555) de iki Suriyeli  olmuştur.  Peçevi İbrahim efendi vakayı şöylece kaydediyor:  

“Senei mezbur hududunda Halep’ten Hakem namında bir harif ve Şamdan Şems nam bir zarif gelip Tahtakale’de birer kebir dükkân açıp kahve, furuşluğa başladılar. Keyfe müptelâ bâzı yârani sâfa, hususi okur yazar makulesinden nice zürefa toplanır oldu, yirmişer otuzar yerde meclis durur oldu. Kimi kitap okur, kimi tavla ve şatrançla meşgul olur, kimi nev güfte gazeller getirip maariften bahsolunur. Nice akçeler ve pullar sarfedip yâran cemiyetine sebeb olmak için tertibi ziyafet eden bir iki akçe kahve parası vermekle ondan artık cemiyet satasın eder oldular.”

Kahvehaneler, İstanbulluların fevkalâde rağbetiyle karşılandı ve süratle şehrin hemen her semtinde açıldı. Fakat derhal kahve aleyhine bir cereyan başladı. Haram olduğu  iddia edildi ve Üçüncü Murat zamanında; her şey ki kömür mertebesine vara, sırf haramdır diye bir fetva alınıp kahve içmek,  yasak edildi ve kahvehaneler kapatıldı. Bunun üzerine bâzı çıkmaz sokaklarda, yahut dükkân arkalarındaki gizli odalarda subaşı ve asesbaşı gibi zabıta âmirlerine görmezden gelmek payı verilerek koltuk kahvehaneler, kaçak kahvehaneler açıldı. Diğer taraftan da kahvenin müdafileri çoğalmaya, vaizler kahve içmenin günah olmadığım iddia ve ispat eden sözler söylemeye başladı ve nihayet Üçüncü Mehmet zamanında; kömür haddine gelmemekle içmesi caizdir, diye bir fetva alındı. Birkaç gün içinde İstanbul, kahvehanelerle donandı. Ulema ve şeyhler bile kahvehanelere devam edip yâran ve akranıyla ülfet ve sohbette bir mahzur görmediler. Hatta ulemadan ve devlet ricalinden, irad olarak büyük ve mükellef kahvehaneler yaptırılıp gündeliği bir altından kiraya verenler görüldü.

osmanlı kahvehaneleri
1689’da kahveye bir gümrük resmî kondu ve hazineye önemli bir gelir kaynağı oldu; gümrük resmî kahve fiyatını yükseltmiş olmasına rağmen halkın rağbeti eksilmedi

Hicri 1009 (3601) da İngilizler tarafından İstanbul’a tütün getirildi. Peçevili bunun için de: “Bâzı emraza şifa olmak üzere sattılar. Ehli keyiften bazı yâran keyfe müsaadesi vardır deyu müptelâ oldular” diyor. Kahvenin yanı başında bir de çubuk keyfi başlayınca kahvelerin şenliği da iki misli oldu.

Bundan sonra, bir ara Birinci Ahmet zamanında da kısa süren bir kahve ve tütün yasağı oldu. Fakat Hicrî 1043 (1633) de Dördüncü Murat’ın yasağı hem bu hükümdarın ölümüne kadar tam beş yıl sürdü. Hicri 1084 (1638) e kadar hem de Kahve ve tütün yasaklarının en şiddetlisi oldu. İstanbul kahvehaneleri temellerine varınca yıktırıldı, yerlerine bekâr odaları yapıldı. Bu müstebit hükümdarın nazarında, kahvehaneler, bir takım tehlikeli müisitlerin bir araya gelip “levazımı saltanat” tan dem vurdukları, hükümet ve hükümdar aleyhine türlü yalan ve fitne uydurup yaydıkları birer fısk yeriydi. Yasağının Edirne’de lâzım gelen şiddetle tatbik edilmediğini gören Dördüncü Murat bir hattı hümayunla bostancıbaşını Edirne’ye göndermiş, bütün kahvecileri idam ettirmişti; bu haberin İstanbul’da aksi eşsiz bir korku ve dehşet uyandırmıştı. Dördüncü Murat’ın ölümü ile de yasak kendiliğinden kalktı. Kahve ticareti, büyük sermayeli fakat en kârlı işlerden biri oldu.

Hicrî 1100 (1689) da kahveye bir gümrük resmî kondu ve hazineye önemli bir gelir kaynağı oldu; gümrük resmî kahve fiyatını yükseltmiş olmasına rağmen halkın rağbeti eksilmedi, hatta İstanbul piyasasında zaman zaman kahve sıkıntısı çekilir oldu, hükümet İstanbul gümrüğüne fazla kahve getirtmek yollarını aradı.

Kahve evvelâ Yemen’den Cidde yoluyla Mısıra gelirdi. Avrupa tüccarları kahveyi Mısır piyasasından alırlardı. Mısırda ecnebilere, kahve satışı yasak edildi; onlar da yüksek fiyatla Yemenden aldılar; bu sefer Mısıra az kahve geldi; 1718 de bir ferman gönderilerek öteden beri Mısıra gönderilen ve oradan Türkiye’nin her tarafına taksim edilen kahvenin kefereye satılmaması tenbih olundu.

Arapça’daki kahve kelimesi, bizim bildiğimiz kahveyi anlatmadan önce şarap, yeterince doymuş olmak, saf süt, koku gibi anlamlara geliyordu. Ancak kelimenin, kahve ağacının anavatanı, Habeşistan’daki Kaffa bölgesinden geldiğini söyleyenler de vardır.

İstanbul kahvehanelerinin umumî bir yasakla değil de, büyük şehirde siyasî lüzum üzerine herhangi biri hakkında verilen mühürlenme cezasıyla sık sık kapandıkları bir devir Alemdar Mustafa Paşanın sadaretidir. O zamanlar, hükümet aleyhinde siyası dedikodulara “devlet sohbeti” denilirdi; şiddetle yasaktı; içindeki yâran ve ahbapların devlet sohbetiyle meşgul olduğu haber alman kahvehaneler derhal kapatılırdı. Alemdar Paşanın yalnız kahvehaneleri dolaşan yüzlerce hafiyesi vardı; buna rağmen paşanın bizzat tebdil dolaştığı da olurdu. O devirde mükellef kahvehaneleriyle meşhur semtlerden biri Fatihti; Fatihin en büyük kahvehanesi de caminin karşısında Sakaltraşetmez’in kahvehanesiydi. Bir gün tebdil dolaşan Alemdar Paşa, öğleye doğru bu kahvenin önünden geçmiş, içinde bir hayli ahbap cemiyeti görmüştü. Öğle okunduktan sonra tamam cemaatin camiişerifte bulunacağı vakit dönmüş ve dükkânı gene dolu görmüştü. O zaman atının başını kahvehanenin kapısına çekerek Fatih kolluğu bayraktarını çağırtmış ve içindekileri tevkif ederek dükkânı da mühürletmişti.

Kahvehanenin bir köşesi de bir berber dükkânı olmuş, kahvecilikle berberlik, sohbetle nezafetin timsali halinde birleşmişti.

İstanbul’da kahvehanenin rağbet bulup yerleşmesine yegâne sebep, ağır ziyafet külfetlerine ve masraflarına lüzum kalmadan ahbap ve yaranın bir kahve parasıyla toplanıp konuşma fırsatım bulmaları olmuştur. Bu bakımdan eski İstanbul kahvehaneleri, aynı zamanda birer sanat ve edebiyat mahfili olmuşlardı. Kahvehanenin bir köşesi de bir berber dükkânı olmuş, kahvecilikle berberlik, sohbetle nezafetin timsali halinde birleşmişti. Berberler hacamatçılık, sünnetçilik, ve dişçilik gibi küçük cerrahlıkla da meşgul olmuşlar, kahvehanenin mahalledeki içtimai kıymetini bir kat daha sağlamışlardır, İstanbul’da, semt semt, arabacı, kayıkçı, hamal ve dellâk ile ulemanın kahvehaneleri ayrı ayrı olduğu gibi, her kahvehanede de gençlerin ve büyüklerin ayrı peykeleri, sofaları olmuştur.

İstanbul’un dillere destan olan yeniçeri kahvehaneleriyle geçen yüzyıl sonlarının tulumbacı kahveleri ve çalgılı kahvehaneleri, damacı kahveleri, tiryaki kahveleri, esrarkeş kahveleri başlı başına birer âlem teşkil ederler. Tazimattan sonra kurulan kahvehaneler ve bunların tekâmülü eseri olan İstanbul kıraathaneleri hakkında bize en kıymetli malûmatı, “Mecmuai Ebüzziya” daki perakende hâtıraları arasında Ebüzziya Tevfik merhum vermektedir.

İstanbul’un en heyecanlı horoz döğüşlerinin yapıldığı meşhur Murat paşa kahvehanesi kapanmıştır.

Bugün ise, İstanbul’da, büyük şehrin şanına lâyık tarzda pek az kahvehane ve kıraathane kalmıştır denilse yeridir. Kalan eski kahvehaneler arasında ancak yukarı Boğazda bâzı balıkçı kahvehaneleri, meşhur Emirgân kahvehanesi, Eyüpsultanda iskele kahvesiyle Bostan iskelesi kahvesi, liman ağzına bakan Ahırkapısı kahvehanesi, Haremkapı sahilindeki balıkçı şalaşları, Bayezitte Küllük kahvehanesi, Edirnekapı dışındaki kahvehaneler sayılabilir. Bir zamanlar kahvehaneleri, çayhaneleriyle meşhur Divanyolu ve Şehzadebaşı, bugün hüviyetini tamamen kaybetmiş bulunmaktadır. Aksarayda Yusufpaşa kahvehanesi, Lâlelide meşhur Taşhan kahvesi ve Fatihte Şekeıci hanı kahvesi de yarım yüzyıl evvelki parlak mazisiyle ölçülemiyecek birer yer olmuş, Aksarayda İstanbul’un en heyecanlı horoz döğüşlerinin yapıldığı meşhur Murat paşa kahvehanesi ise kapanmıştır.

Yeniçeri kahvehaneleri

Yeniçeri ocağının zapt ve raptı bozulup ta hemen bütün İstanbul esnafı ocağa yoldaş olduktan sonra kahveciler de, kahvehanelerinin kapısı üstüne mensup oldukları yeniçeri ortasının (taburunun) nişanım asmaya başlamışlardı. Her yeniçeri ortasının kılıç, balta, kayık, hançer, gemi çapası gibi bir nişanı, alâmeti farikası vardı. Orta yoldaşları, hemen umumiyetle kendi nişanlarım taşıyan kahvehanelere çıkarlardı.

Üçüncü Selim ve Dördüncü Mustafa devirleriyle ikinci Mahmut’un ilk saltanat yılları, yeniçeri ocağının, kelimenin en yerinde ve kuvvetli mânasiyle bir haşarat yatağı olduğu zamandır. Öyle ki, İstanbul civarında, meselâ Tophane, Galata, iki yakalı Boğaziçi köyleri ve bilhassa Üsküdar’da, ırz ve namus sahipleri, fevkalâde bir lüzum görmedikçe evlât ve ayalini sokağa çıkarmazdı.

Yeniçeri kahvehaneleri, baldırı çıplak külhanilerin sabahtan akşama kadar saz ve söz ve hattâ işret ve afyon ve esrarla keyif çattıkları yerlerdi. Hemen hepsi gayet büyük ve fevkalâde süslü olan bu kahvehaneler, umumiyetle de İstanbul’un manzarası en güzel yerlerine, bilhassa denize nazır sur bedenleri üstüne yapılır, yahut deniz üstüne kazıklarla atılmış salaşlar üstüne kurulurdu. Her kahvehanenin köçekleri, sazendeleri, meddahları, eli ayağı düzgün u- şakları bulunurdu. Peykeler kilim ve seccadeler, kuzu postları ile döşenir, duvarlara aynalar ve Bektaşi levhaları asılır; peykelerin önü saksılar, bilhassa fesleğenlerle donatılır; kahvehanenin ortasında da, hemen daima bir havuz ve fiskiye bulunurdu. Kahve ocakları ise bir gelin köşesi gibi süslenirdi. Kapaklı ve açık boy boy cezveler, dolap dolap fincanlar, en az birkaç tanesi gümüş ve altın başlıklı billûr şişeli nargileler; kehribar ağızlıklı çubuklar, çiçekli oymalı lüleler bir servet teşkil ederdi. Ocak başında, umumiyetle kahvehane sahibinin evlât yerine büyüttüğü bir delikanlı bulunurdu.

Her yeniçeri kahvehane yaptırıp açamazdı. Kahvehane sahiplerinin hemen hepsi de namlı yeniçeri zorbalarıydı.

Yeni yapılan bir yeniçeri kahvehanesi, döşenip dayandıktan sonra, kapısının üstüne asılacak olan orta nişanı için parlak bir alay tertip edilirdi. Nişan, umumiyetle şimşir, nadiren de abanoz üzerine kabartma olarak işlenir, münasip boyalarla boyanır ve tezhip edilirdi. Kahvehanenin nişan alayı, Süleymaniye’deki Ağakapısından başlardı. Nişan levhasını başkarakollukçu başının üstünde tutardı. Kırk elli ve hatta daha fazla tutana delikanlılar, altın ve gümüş kakmalı hançerler, tüfek ve tabancalar, kıymetli Lâhur şalları, Kişmir şalları; Cezayir kesimi esvaplariyle levhanın önü ve ardı sıra yürürlerdi. Alayın en ö- nünde de elleri teberli Baktaşi babaları bulunurdu. Soytarılar, çengiler, köçekler envai maskaralık yapıp oynarlar, atlı aday çavuşları seyre koşan halkı kamçı ve kırbaçla dağıtarak: “Savulun bre savulun… Nişan geliyor!..” diye bağırırlardı. Arada bir de hep bir ağızdan: “Allah ocağımıza zeval vermesin!..” diye bağırırlardı.

Geçen yüzyılın namlı üç kahvehanesi: Ebüzziya Tevfik Bey merhum, Mecmuai Ebüzziyanın bir nüshasında geçen yüzyılın üç namlı İstanbul kahvehanesi hakkında şu zengin malûmatı veriyor: “îstanbulun kırk elli sene evvel kurulup da on beş yirmi seneye gelinciye kadar muhafazai şöhret etmiş olan üç kahvehanesinden birincisi Mahmutpaşa camii avlusunda Mahkemei Şeriye yanındaki kahvehanelerden biri, diğeri Okçularbaşm- daki “Uzun kahve” ve “Karakulak hanı” idi.

Mahmutpaşa camimdeki kahvehaneyi Paris’in “Kafe dö Prekop” una mukabil addedebiliriz; çünkü bu kahvehaneye en şöhretli zamanında, zürafayı ulemamızdan, me. şahiri üdeba ve şüeramızdan bir hayli zevat devam ederlermiş. Ceridei Havadis muharrirleri Âli ve Hafız Müşfikler, ulemadan meşhur Abdi Bey, Münif ve Ethem Pertev efendiler, meşahiri riyaziyundan müneccimbaşı Osman Saip Efendi Bekir Sami Paşa, Divan efendisi Mithat efendi (Mithat Paşa), Attar Camı Ahmet Efendi Recai efendi, Ahmet Faris ve Takvimi Ve- kayi müsahhihi Lûtfi efendiler, şüeradan Lebip Efendi, Kâzım Bey, Fatin ve BursalI Sakip ve emsali gibi kibar fuzelâ… Bu kahvehane âdeta mecmai ürefa olarak sohbet mevzu ve gayeleri, fikirleri tenvir yollu yeni bahisler ve mühim meseleler imiş. Bu zatlardan birtakımı sabahları, yaz ise öğleden sonra toplanırlarmış, öğleden sonra devam edenlerin ekserisi satranç ve dama ve Osmanlı oyunlariyle vakit geçirirlermiş.

Kahvehanenin, sair müşteriler gibi rasgele müşterisi yokmuş.. Yalnız bu zatların görüşmek istiyen ehibbası gelebilirmiş. Adeta bir nevi klüp hükmünde imiş..

“Uzun kahvehaneye gelince bir zamandan sonra Okçularbaşı kıraathanesi ve biraz sonra Sarafim kıraathanesi diye şöhret bulmuştu. Reşitpaşa türbesiyle karşı karşıya olan bu kahvehane, Reşit Paşa merhumun ya son günlerinde veyahut ölümünün tezine küşad edilmiştir, iptidalarında müdür mazulleri toplanırdı. Ceridei Havadisle Takvimi Vekayiden ibaret olan ve biri her hafta salı ve diğeri perşembe günleri neşredilen bu iki varakai havadisi en evvel bu kahvehanede toplıyarak müşterilerinin mütalâasına arzeden müteveffa Sarafim efendidir.

O tarihlerde bâzı ufak tefek: müellefat ve âsâr tabedildikçe bu kıraathane satış ve tevzi merkezi olmak üzere ilân olunduğundan, edebiyatla meşgul olanların veya edebiyattan zevk alanların rağbeti gittikçe artmıştır. Bilhassa Ramazan geceleri cidden bir bezmi şiir ve edep idi. Namık Kemal, Sadullah, Halet, Ayetullah, Arif Hikmet, Haşan Suphi, Âli, Refik ve Yusuf ve Aziz Beylerle Vidinli Tevfik (paşa), Ahmet Muhtar (paşa), Süleyman (paşa), Hacı Raşit ve Sait efendiler alelekser orada toplanırlar, edebiyattan riyaziyata, şiir ve hülyadan siyasiyat ve içtimaiyata kadar her şeyden bahsolunur, müdavelei efkâr edilir, herkes bildiğini, duyduğunu söylerdi. 1283 (1808) ramazanı bu kıraathanenin en parlak bir devrini teşkil veya itmam etmiştir. O sene âdeta bir klüp, hem de siyasî ve İçtimaî bir klüp haline inkılâp eylemişti. Eyyamı sairede ise gündüzleri, ashabı haysiyeti eelbedebilecek esbabı câmı olduğundan, ahadı nâsdan kimse girmezdi. Evvelâ bir fincan kahveden kırk para alınırdı. Bu ise zarurî idi. Çünkü çok olmıyan müdavimleri saatlerce oturur, evrakı havadis mütalâasiyle vakit geçirir idiler. Sonraları Tuna, Bosna ve Fırat ve Envarı Şarkiye ve Suriye gazeteleri bu kıraathaneyi’ tevzi merkezi edindiklerinden, Vilâyetler havadisine teşne olanlar dahi buraya toplanırdı. Kıraathane cidden mühim bir şekil almış ve Abdülhamidin istibdadı başlangıcına kadar devam eylemiştir.

“Okçularbaşından kırk elli adım ilerde olan Karakulak hanının avlusunda bir gazino vardı ki ramazanları her gece vesair günlerde Cuma ve Pazar geceleri İstanbul’un en meşhur sazendelerinden ibaret bir saz takımı bulunurdu. Ezcümle bu takımın sazende başısı meşhur kemani kör Sebuh’un kendine hâs bir tarzı hayretefzâ ile nağmesazoluşu, bu kahvehaneye bedayii musikiye meftunlarını celbeyliyordu. Gazinonun sahibi olan Civanaki, ekseri kibardan olan müşterilerini hoşnud etmiye dikkat eder bir sahibi dirayet idi. Kendisi Kefalonyalı ve başı şapkalı bir adam olduğu halde, müşterileri umumen Müslüman ve ekseriyet üzere erbabı fazlü irfan idi. Ramazan geceleri iftarı müteakip pek çok zevat oraya gider ve teravihten sonra başlıyan saza kadar birkaç fincan kahve ile keyfini yetiştirirdi. Bu gibi meraklı ve ehli keyif olan zevat için ihzar ettiği kahve hakikaten pek lâtif idi. Müdevver bir beyaz tepsi derunünde zarflı bir fincan, bir ufak şişe çiçek suyu, bir de altın gibi parlak cezvede pişmiş kahve getirilir ve bir sehpa üzerine bırakılırdı. Bu kahve ile sahur-vaktine kadar gazinoda oturmak ve saz dinlemek hakkı, fakat iki kuruş mukabilinde idi. Ondan sonra içilecek kahve ve şurup ve limonatanın beher fincan ve kadehi için bir kuruş alırdı. Bu cihetle Karakulak hanına orta halli kimseler bile devam edemezdi. Sathı, bir müsellesi kaimüzzaviye teşkil eden bu gazino, epeyce geniş olduğundan geceleri iki yüz kişiden ziyade müşteri bulunurdu. Bâzı gece oturacak yer bile bulunmazdı.

“Bugün îstanbulun hiçbir semtinde, balâda, evsafından haber verdiğimiz kahvehanelere mümasil bir kahvehane yoktur.”

Daha ziyade tulumbacıların ve yeniçerilerin devam ettikleri çalgılı kahveler ise başka bir âlemdi. Buralarda çalgı ile beraber mâni ve beyitler söylenir, halk şairleri rnüşaareler yaparlardı.

Bu yazıyı, 1870 de İstanbul’a gelmiş olan İtalyan edibi Edmondo de Amicis’in şu şirin sözleriyle bağlamak yerinde olur:

“Bir kahvenin önüne oturduk. Pek fakirane fakat pek orijinaldi. Diyebilirim ki Kanunî Süleyman zamanında açılmış olan ilk kahvehaneden yahut Dördüncü Murat’ın şiddetle hareket ederek kapattığı kahvehanelerden pek farklı olmasa gerek. “Dafiün- nevm ve katiüşşehve” denilen kahvenin men’i için ne kadar fermanı hümayunlar çıkmış, ne kadar şer’î mücadele yapılmış, ne kanlı tedbirler alınmıştı. Şimdi; Galata ve Beyazit kulelerinin tepesinde, vapurlarda bile kahve içiliyor. Mezarlık içinde kahve vardır, berber dükkânında kahve vardır, hamamlarda kahve vardır, çarşı içinde kahve vardır, insan İstanbul’un neresinde bulunursa bulunsun, etrafına hiç bakmadan sade, bir, kahveci! diye bağırması kâfidir. Uç dakika sonra, önünüzde bir fincan kahve tütmiye başlar.”

(İstanbul Ansiklopedisi – Reşat Ekrem Koçu)

error: © 2021 Kahvve.com

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?