Kahvenin acı-tatlı tarihi

"Kahve" kelimesinin etimolojisi yetiştiği Habeşistan ile Arap Yarımadası arasındaki iktisadi ve kültürel ilişkilerin tarihine ışık tutacak niteliktedir. Bugün Avrupa dillerindeki "cafe"nin türetildiği Latince "coffea"nın, Güney Habeşistan'da başlıca kahve üretim merkezi "Kaffa"dan geldiği ve dolayısıyla Afrika'daki bu yüksek yayla bölgesinin kahvenin anavatanı olabileceği şeklindedir.

Kahvenin tadı kadar tarihi yolculuğu da keyiflidir. Habeşistan’dan Yemen’e, Kahire’den İstanbul’a soluk kesen bir yolculuktur bu. Zaman zaman yasaklanıp dine aykırı ilan edilse de bu yolculuğun sonu mutlu bitmiştir.

Kahvve.com sayfalarında zaman zaman kahvenin renkli tarihi hakkında yazılar yayınlıyoruz. Bu yazı da onlardan biri…

Bu yazımızda, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin “kahvehaneler” başlığında özetlenen kahve tarihini sizlerle paylaşmak istedik.

Acısıyla, tatlısıyla, geçmişten bugüne uzanan kahvenin ilginç tarihinden bazı notlar…

Dünden bugüne kahvehaneler

16. yy’dan itibaren faaliyete geçen ve İstanbul’un değişik halk kesimlerinin kendi aralarındaki toplumsal iletişimi sağlama, boş zamanı değerlendirme, eğlenme vb gibi dindışı ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde birbirinden farklı kültürel gelenekleri üretip yaygınlaştıran ticari amaçlı mekânlar.

Kahvehanelerin 16. yy İstanbul’unda gündelik hayatın temel kültür kurumları arasında yer almaları, bu döneme kadar şehir halkı tarafından bilinmeyen kahve hammaddesinin ticari pazar aracılığıyla geniş ölçekli bir tüketim alışkanlığı yaratması sonucunda gerçekleşmiştir, İstanbul’un kültür ortamını şekillendiren Ortadoğu ve Akdeniz çevresinde 12. yy’dan beri tanınan kahvenin, ancak 14. yy’da keyif verici bir içecek olarak yaygınlaştığı bilinmektedir. Daha önceki dönemlerde, şairlerin “şarap” anlamında kullandıkları kahvenin Habeşistan’da hamur şekline getirilerek ekmekle yenen bir yiyecek maddesi olduğu tarihi kaynaklarda kayıtlıdır.

Kaffa”dan kahveye

Kahve” kelimesinin etimolojisi ise en azından bu maddenin yetiştiği Habeşistan ile Arap Yarımadası arasındaki iktisadi ve kültürel ilişkilerin tarihine ışık tutacak niteliktedir. Etimolojik açıdan ileri sürülen görüşlerden en çok taraftar bulanı, bugün Avrupa dillerindeki “cafe”nin türetildiği Latince “coffea”nın, Güney Habeşistan’da başlıca kahve üretim merkezi “Kaffa”dan geldiği ve dolayısıyla Afrika’daki bu yüksek yayla bölgesinin kahvenin anavatanı olabileceği şeklindedir.

Bu görüşe göre kahve, Habeşistan’dan Yemen‘e getirilmiş ve sonradan burada yetiştirilmiştir. Arapça “kahva” kelimesinin de “Kaffa”nın değişime uğramış bir şekli olduğu bu görüş sahiplerince ortaya atılmış, aynı zamanda Arapçadaki “kahve çekirdeği” anlamına gelen “bunn” kelimesinin de Habeş İbranicesindeki “bunnamma”dan kaynaklandığı ileri sürülmüştür. Kahve kelimesinin etimolojisinin ortaya koyduğu Arap ve Afrika kültürleri arasındaki bu ilişkide, ayrıca Habeşistan’dan Yemen’e uzanan din folklorunun da önemli payı vardır.

Kahveyi ilk keşfeden kişi: Ebu’l-Hassan Şazelî

Buna göre kahveyi ilk keşfeden Şazelî tarikatının kurucusu Ebu’l-Hassan Şazelî’dir (ö.1260). Kâtib Çelebinin naklettiği rivayet, Şeyh Şazelî’nin 1258’de hacca giderken yolda müridi Şeyh Ahmed ile daldığı bir sohbet sırasında kendisine verilen kahve çekirdeklerini kaynatarak içtiği şeklindedir. Bu olay, Şeyh Şazelî’nin kahveci esnafı tarafından “pir” kabul edilmesine neden olmuş ve bu inanç Osmanlı döneminin sonlarına kadar İstanbul’daki kurukahveci dükkânlarına asılan “Ya Hazret-i Şeyh Şazelî” levhalarında somut ifadesini bulmuştur.

Yemen’e Şazelî tarikatı mensuplarınca getirilen kahve, özellikle uyarıcı etkisi nedeniyle uzun süren zikir meclislerinde zihin açıklığı sağlamak amacıyla denişler tarafından kullanılmıştır. Yemenin ardından Mekke ve Kahire’de tanınan kahve, tarihçi Solakzade’ye göre (hd 1512-1520) Mısır seferini takip eden yıllarda Müslüman tüccarlar tarafından 1519’da İstanbul’a getirilmiştir. Ancak kahve bu dönemde oldukça dar bir çevrede tanınmış, gündelik hayat içindeki yaygınlığı 16. yy’ın ikinci yansmdan soma gerçekleşmiştir.

Kahve yolculuğunun yeni durağı İstanbul

16. yy’da yapılan Yemen-Mısır bağlantılı kahve ticaretinin son durağı İstanbul’dur. Müslüman tüccarların Yemen’den Cidde’ye getirdikleri kahve, buradan Kahire ve İskenderiye’ye nakledilir, daha sonra gemilerle İstanbul’a taşınırdı.

Tahmis ocağı ve kahve

Şehrin başlıca iaşe maddelerinin depolanıp dağıtımının yapıldığı Eminönü’ndeki tahmislere çekirdek halinde getirilen kahve, burada kavrulduktan sonra yeniçeri teşkilatına bağlı Tahmis Ocağı tarafından denetlenen miri dibeklerde öğütülerek esnafa satılırdı. Kahve ticareti 18. yy’ın sonlarına kadar iltizam usulüne göre yapılmıştır. İstanbul’un temel gıda ihtiyacını karşılayan hububatın dışında kahvenin başlıca tüketim maddeleri arasında ön sırayı alması, kahve mukataasını en kârlı yatırım alanlarından birisi durumuna getirmiştir. 1793’te kahve satışının 56 kese karşılığında mültezime verildiğini tarihçi Vasıf kaydetmektedir.

Ancak bu kârlı ticareti yürüten mültezimler, İstanbul’un ihtiyacı olan saf kahvenin temininde yeterince başarılı olamamışlar, sokaklarda karışık kahve satışına göz yumarak yüksek kazanç sağlamışlardır.

Kahve fiyatları artıyor

III. Selim dönemine (1789-1807) kadar İstanbul piyasasının başlıca şikâyet konusu bu karışık kahve sorunudur. 17. yy’dan itibaren kahve pazarına giren Avrupalı tüccarların yüksek fiyatla Yemen’den mal almaları, İstanbul’daki kahve stoklarının hızla erimesine ve fiyatların artmasına neden olmuştur. Bunun dışında İstanbul’un deniz ticaret yollarının Avrupalılar tarafından kontrol altına alınması, kahve fiyatlarını artıran bir diğer olumsuz nedendir.

1656’da Çanakkale Boğazının İngiliz donanması tarafından kapatılması, İstanbul’da temel gıda maddelerinin yanı sıra kahve fiyatının da olağanüstü artmasına yol açmıştır. Bu tür ticari ve askeri olayların İstanbul’daki saf kahve piyasasını derinden etkilediği ve nohut ile fındık kabuğunun katıldığı karışık kahvenin 18. yy’m sonlarına kadar ticari pazarda varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Ayrıca kahvenin lüks tüketim maddesi olarak kabul edilmesi, üzerine konan normal vergilerin dışında “mizan”, “ruhsatiye” ve “imaliye” adları altında ek vergilerin alınmasını gerekli kılmış, bu da fiyatları artırmıştır.

Eminönü’ndeki tahmislerinde kahve hilesi

II. Mustafa döneminde (1695-1703) “bid’at-i kahve” adıyla konulan vergi bunun tipik bir örneğidir. İstanbul’un iktisadi pazarındaki daralmayla ortaya çıkan ve gündelik hayatı derinden etkileyen bu sürece, 17. yy’ın sonlarından itibaren Yeniçeri Ocağı’ nın da olumsuz yönde müdahale etmesi, sorunu karmaşık bir hale getirmiştir. Yeniçerilerin bu dönemde asıl görevleri olan askerliğin dışında ticari faaliyetlere yönelmeleri ve esnaf zümresiyle organik ilişkiye girmeleri, her iki kesimin de kahve ticaretinden ortak bir çıkar sağlamalarını zorunlu kılmıştır. Özellikle Eminönü’ndeki tahmisleri denetleyen Yeniçerilerin kahveye nohut ve diğer maddelerin karıştırılmasına göz yumdukları ve bunun karşılığında tüccardan belli bir ücret aldıkları saraya yapılan şikâyetlerden anlaşılmaktadır. Diğer yandan kalitesiz kahvenin fiyatı da sürekli artmaktadır.

1600-1640 arasında İstanbul’daki fındık kahvenin kıyyesi 40 akçeden 60 akçeye çıkmıştır. 18. yy’da bu fiyat artışı daha da hızlanır. 1776’da okkası 80 para olan kahve 1793’te 107 paraya alıcı bulmaktadır. Kahveye konan narh ise, piyasadaki gerçek fiyatın altında kaldığı için karaborsa ve kaçakçılık olayları çoğalmıştır. Bu duruma son vermek isteyen III. Selim yayımladığı bir fermanla kahve ticaretindeki iltizam usulünü ve Tahmis Emanetini kaldırır. İltizam sisteminin yerine getirilen yeni düzenlemede bütün yetki, aylıklı bir görevlide toplanmış ve Mısır Çarşısı esnafının kefil olduğu 4 kişilik bir grubun denetimi altında İstanbul’un kahve ihtiyacını düzenleyen çalışmalara başlanmıştır. Bu sistemin ne ölçüde başarılı olduğu bilinmemektedir. Ancak 19.yy’da kurulan şirketler doğrudan kahve ticaretine el atmışlar ve III. Selimin getirdiği geleneksel kefalet sisteminden farklı bir örgütlenmeyle şehrin ihtiyacını karşılamışlardır.

Kahve düşmanı Şeyhülislam Ebussuud Efendi

İstanbul’un gündelik hayatında kahvenin oynadığı iktisadi rol kadar önemli olan bir başka konu, yol açtığı dini ve siyasi tartışmalardır. Kahve içmek, 16. yy’dan itibaren çeşitli dönemlerde farklı gerekçelerle yasaklanmış ve İstanbul halkı bu yüzden çeşitli baskılarla karşılaşmıştır. Kahveye ilişkin ilk yasak, Şeyhülislam Ebussuud Efendi‘ye aittir. I. Süleyman (Kanuni) döneminin (1520-1566) bu güçlü şeyhülislamı, kömür derecesinde kavrulan maddeleri yemenin İslamiyete aykırı olduğunu ileri sürerek kahveyi haram saymış ve verdiği fetva üzerine İstanbul’a kahve getiren gemiler dipleri delinmek suretiyle batırılmışlardır. Ancak halkın ve tüccarların bu olay karşısında duydukları tepki saraya kadar yansımış, bunun üzerine Ebussuud Efendi fetvasını kaldırmıştır. Bu kararda hiç kuşkusuz hazinenin kahveden aldığı gümrük gelirlerindeki azalmanın da payı vardır.

Kahve yasaklarının daha sonraki padişahlar zamanında da sürdüğü görülür. Bunlardan II. Selim (1566-1574) ve III.Murad (1574-1595) dönemlerindeki yasaklamalar fazla etkili olmamış, III. Murad’ın son yıllarında Şeyhülislam Bostanzade’nin fetvasıyla kahve kullanımı serbest bırakılmıştır. I. Ahmed döneminde (1603-1617) Sadrazam Derviş Paşa’nın uyguladığı kahve yasağı da uzun sürmemiştir. IV. Murad’ın (hd 1623-1640) uyguladığı yasak ise, İstanbul’un gündelik hayatı üzerinde yarattığı olumsuz etkileri bakımından dikkat çekicidir. 1633 Cibali yangım bahane edilerek çıkartılan bu yasağın ardında hem kahvehanelerde odaklanan yönetim aleyhtarı muhalefete son vermek, hem de Kadızadeliler olarak tanınan medreseli zümrenin başlattığı ve aralarında tekkeler ile kahvehanelerin de bulunduğu toplumsal kurumların İslamiyette yeri olmadıkları gerekçesiyle kapatılmalarını isteyen düşünceye verilmiş siyasi destek yatmaktadır.

“Din dışı kültür mekanları”

Kahvehanelerin kapatılması, içki, tütün ve kahvenin yasaklanması konusunda verilen bu karar, diğerlerinden farklı olarak din-siyaset ilişkisini kapsayan içeriği ve merkezi otoritenin gündelik hayatı düzenleme amacıyla şehir halkı üzerinde kurduğu baskıcı uygulamaları göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır.

İstanbul’da kahvehanelerin açılması, Kanuni döneminin sonlarına rastlar. Bu dindışı kültür mekânlarını ortaya çıkaran toplumsal dinamikler, 16. yy İstanbul’unda gündelik hayatın geleneksel kültür dokusunu şekillendirmiş ve insanın kendi çevresiyle olan ilişki biçimlerini düzenleyen toplumsal kurumların temellerini atmıştır. Kahvehaneler, bu toplumsal kurumların şehir ölçeğindeki en yaygın örnekleri olup geleneksel şehir hayatının cemaat tipi örgütlenmesi içinde aynı kültürü paylaşan, fakat değişik sosyal tabakalara mensup insanların ortak faaliyetlerini organize ettikleri mekânlar olmuşlardır.

Kahvehaneleri ortaya çıkaran nedenlerin başında, İstanbul nüfusunun 15. yy’ın ortalarından 16.yy’ın sonlarına uzanan süreç boyunca yerel özelliklerini koruyarak yeni bir şehirli insan kimliği içinde homojenleşmesi gelmektedir. Fetihten hemen soma Anadolu, Rumeli ve Ege adalarından İstanbul’a getirilip iskân edilen nüfus, yan yana yaşamaktan iç içe yaşamaya doğru bir toplumsal hareketlilik sürecini başlatarak iki kuşak sonra İstanbullu insan tipini yaratmıştır. Bu insan tipinin 16. yy’ın sonlarına kadar İstanbul ölçeğindeki aşama alanı üç geleneksel mekânla sınırlanan bir kültür ortamından ibarettir.

Sırasıyla bu mekânlar, aile hayatını içine alan sivil konut, din hayatını organize eden cami ve tekkeler ile ticari hayatı düzenleyen çarşılardır. Kahvehanelerin açılmasıyla bu sınırlı hayat ortamının dışına çıkılmış, din, ticaret ve folklorun kaynaştığı bu yeni mekânlarda ilk defa İstanbul’un şehir ölçeğindeki yaşam” üslubu üretilmeye başlanmıştır. Kanuni döneminin bir diğer önemli özelliği, daha sonra şehir hayatına damgasını vuracak olan kahvehane türlerini kültürel açıdan besleyen geleneksel örgütlenmelerin, son şeklini almış bulunmalarıdır. Mahalle ölçeğindeki sivil örgütlenme, İstanbul’un en yaygın mekânlarından olan mahalle kahvehanelerini; askeri örgütlenme yeniçeri kahvehanelerinden tulumbacı kahvehanelerine uzanan bir dizi mekânı; ticari örgütlenme ise esnaf kahvehanelerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

İstanbul kahvehaneleri

İstanbul kahvehaneleri için ortak bir tipoloji yapma olanağı yoktur. Şehir hayatına katılan farklı cemaatlerin kültür birikimleri, böyle bir genellemeye imkan vermemektedir. Ancak şehir fizyonomisini belirleyen kapalı ve açık mekânlar olarak iki tür kahvehaneden söz edilebilir. Yaz ve kış mevsimlerinde sürekli faaliyet gösteren kapalı mekân türündeki kahvehaneler, mahalle, esnaf, yeniçeri, tulumbacı, âşık ve semai kahvehaneleri olarak bilinen en geniş grubu oluştururlar. Tanzimat sonrasında gündelik hayata giren kıraathaneler de bu gruba dahildir. Açık mekân türünü meydana getiren kahvehaneler ise İstanbul’un sahilde ya da manzaraya hâkim tepelerinde kurulup yalnızca yaz aylarında faaliyet gösteren işletmelerdir. Bu grubun içinde yer alan seyyar kahvehaneler, mahalle ve çarşı aralarında kahveci esnafı tarafından geçici bir süre kurulup kaldırılan, sürekli yer değiştirdiği için belli bir mekâna bağlı bulunmayan kahvehanelerdir.

Peçevî’nin verdiği bilgiye göre…

İstanbul’da açılan ilk kahvehanenin yeri ve tarihi konusunda birbiriyle çelişen farklı bilgiler mevcuttur. Hüseyin Ayvansarayî’nin Mecmuâ-i Tevârih’inde ilk kahvehanenin açılışı nedeniyle düşülen “Kahvehane mahall-i eğlence” şeklindeki tarih 959/1551’i karşılamaktadır. İbrahim Peçevî ise 962/1554 tarihini vermektedir. Her iki kaynağın da birbirine yakın tarihler vermesi, en azından İstanbul’daki ilk kahvehanenin 16. yy’ın ortalarında 1550-1554 arasında faaliyete geçtiğini göstermektedir. Buna karşın yer konusunda belli bir fikir birliğine varılamamıştır. Ebuzziya Tevfik’in Halıcılar Köşkü’nü ileri sürmesi, tarihsel açıdan tutarlı değildir. Bu konuda üzerinde birleşilen görüş, tarihçi Peçevî’ye ait olup ilk kahvehanenin Tahtakale’de açıldığı şeklindedir. Peçevî’nin verdiği bilgiye göre Halep’ten Hakem ve Şam’dan Şems adlı kişiler İstanbul’a gelerek Tahtakale’de birer kahvehane açmışlardır.

Tahtakale, 16. yy’da İstanbul’un en karmaşık nüfus yapışma sahip yerleşim bölgelerinden biridir. Ayrıca Haliç’teki ticari iskelelerle bağlantılı olması nedeniyle İstanbul’un dış dünyaya açılan önemli kültür kapılarındandır. Orta ve Uzakdoğu ticaretinin son durağı olan Tahtakale, bu özelliğinden ötürü nüfus bileşimi Arap ve İranlı Müslümanlar, Hintliler, Kuzey Afrikalılar ve İspanyol Yahudileri tarafından meydana getirilen kozmopolit bir kültür dokusuna sahiptir.

Yıldızı parlayan mahalle Tahtakale

Değişik ırk ve dine mensup tüccarların, denizcilerin ve en önemlisi Doğu ile Batı arasındaki kültürel ilişkide önemli rol oynayan seyyah dervişlerin uğrak yeri olan Tahtakale, bu dışadönük dinamik yapısıyla ilk kahvehanelerin faaliyete geçmesi için gerekli toplumsal zemine de sahiptir. Nitekim bu bölge kısa sürede han ve çarşılardaki ticaret hayatının uzantısı olarak gelişen esnaf kahvehaneleri ile geleneksel gösteri sanatlarını icra eden sanatçıların toplandığı lonca kahvehanelerinin odaklandığı bir bölge özelliğini kazanarak İstanbul’un suriçindeki başlıca kozmopolit merkezlerinden birisi durumuna gelmiştir.

Mahalle kahvehaneleri, İstanbul’un en yaygın kültür mekânları arasında tarihsel süreklilik gösteren belirgin bir grup oluşturur, İstanbul’da gündelik hayatın en dar yaşama alanını meydana getiren mahallenin, kendi içinde homojen bir kültürü barındırması ve bunu geliştirerek sürdürmesi mahalle kahvehanelerinin yaygınlaşmasıyla gerçekleşmiştir.

Kahve köşklere giriyor

16. yy’dan itibaren İstanbul’da yaygınlaşan mahalle kahvehanelerinin gündelik hayata sosyokültürel açıdan önemli katılarda bulundukları görülmektedir. Bunlardan birincisi, mahalle ölçeğinde sivil mekân (köşk-konak) ile dini mekân (cami-tekke) arasında yaşanılan içedönük geleneksel hayat tarzının bu kahvehaneler aracılığıyla dışadönük bir kültürel yapılaşma sürecine girmesidir. Bunun anlamı, mahalle sakinlerinin sivil ve dini mekânlardan bağımsız olarak sokak kültürünü tanımaları ve bu merkezler aracılığıyla şehir hayatına doğrudan katılabilme olanağım elde etmeleridir. Mahalle kahvelerinin ikinci önemli özelliği ise, mahalle hayatım ilgilendiren idari karar merkezini bünyesinde barındırmasıdır. Daha önce mahalle imamının görev yaptığı sivil ya da dini mekânlarda odaklanan bu merkezin süreç içinde kahvehanelerde yoğunlaşması, ortak katılımın artmasına ve kültürel paylaşımın dengeli bir şekilde gelişmesine yol açmıştır.

Mahalle kahvehaneleri

Mahalle kahvehaneleri İstanbul’un en yaygın kültür mekânları olmalarının yanı sıra bu merkezlerin tarihsel prototipini temsil etmeleri bakımından da önemlidirler. Bu açıdan mahalle kahvehanelerinin tarihsel kökeninde cami teşkilatına bağlı olarak kurulan ve namaz vaktini bekleyenler için ayrılmış mekânların, daha sonra kahve alışkanlığının yaygınlaşmasıyla birer kahvehaneye dönüşmeleri yatmaktadır. Dini merkez etrafında şekillenen ve daha çok birer sohbet mekânı özelliği kazanan bu kahvehanelerin zamanla mahalle dokusu içinde bağımsızlaştıkları, bulundukları toplumsal çevrenin seçkin kişileri tarafından meydana getirilen kültür birikimi etrafında asıl kimliklerini buldukları söylenebilir. Mahalle hayatının gelenek ve göreneklerden kaynaklanan toplumsal değer yargıları, bu mekânlara devam eden insan tipini de belirlemiştir. Başlangıçta aynı toplumsal kökenden gelen devlet görevlilerinin, mahalle sakinlerinin saygı duydukları yaşlı kimselerin devam ettikleri bu kahvehaneler zamanla mahalle dokusunun çözülerek bünyesine farklı kültür gruplarını almasıyla değişik yaş ve statüye sahip insanların toplandıkları mekânlar haline dönüşmüşlerdir. 19. yy’da mahalle tulumbacılığının ortaya çıkması ise, bu kahvehanelerin yanında İstanbul’un altkultür gruplarına mensup insanların devam ettikleri mekânların da mahalle ölçeğinde faaliyet göstermelerine neden olmuştur.

Esnaf kahvehaneleri

16. yy’dan itibaren mahalle kahvehanelerine paralel şekilde gelişen esnaf kahvehaneleri, şehrin iktisadi hayatı içinde oluşan üretime dayalı kültür geleneğinin ortaya çıkarttığı mekânlardır. İstanbul’un başlıca ticaret bölgeleri içinde yer alan Haliç kıyıları ile Beyazıt-Aksaray gibi çarşı ve hanların yoğun şekilde bulundukları kesimler, bu kahvehanelerin başlıca faaliyet alanlarıdır. Esnaf kahvehaneleri birbirinden farklı özellik gösteren başlıca iki ana gruba ayrılabilir. Bunlardan birincisi, Haliç kıyısı boyunca Eminönü-Ayvansaray arasında bulunan ve müşterilerinin çoğunluğu taşımacılık ile inşaat sektöründe çalışan alt tabaka insanlarına hizmet veren kahvehanelerdir. Söz konusu bölgenin aynı zamanda İstanbul’un liman kesimi olması, burada taşımacılığa dayalı işkollarının gelişmesini sağlamıştır. Hamallar ve kayıkçılar gibi gedik sahibi esnaf zümresi yanında duvarcı ustaları, mezar taşı yontucuları, ırgatlar ve seyyar satıcılar da bu esnaf kahvehanelerinin kültürel ortamını belirlemiştir. Ticarethane sahibi mayan ve belli bir müesseseye bağlanmayan esnaf zümresinin toplandığı bu mekânlar, aynı zamanda belli işkollarının kendi aralarında kümelendikleri merkezler şeklinde gelişmişlerdir. Her işkolunun ayrı bir kahvehanede toplanması, bir bakıma bu mekânları gündelik işçi talebine cevap veren kurumlara dönüştürmüştür. Geleneksel mesleklerin zamanla önemini kaybetmeleri bu kahvehanelerin de sonunu hazırlamış ve yerlerini köyden şehire göç olgusuyla artan işgücü talebini karşılamak amacıyla kumlan ırgat pazarlarına bırakmışlardır. Fütüvvet geleneklerini yaşatan Haliç’teki bu kahvehaneler, lonca sistemine göre belirlenen iç düzenlemeleriyle esnaf kethüdaları tarafından idare edilmişlerdir.

Kültürel açıdan en belirgin özellikleri değişik ırk ve dine mensup alt tabaka insanlarının ortak mekânları olmalarıdır. İkinci grup esnaf kahveleri ise, Beyazıt-Aksaray eksenindeki ticaret bölgesinde odaklanmışlardır. İstanbul’un en önemli ticaret bölgesi olan bu kesimde Kapalıçarşı ve onu kuşatan hanların bünyesinde faaliyet gösteren bu mekânlar, daha çok buradaki dükkân sahibi esnafa hizmet vermişlerdir.

Farklı işkollarının yerleştiği meslek hanlarının bir parçası olan bu kahvehaneler, Kapalıçarşı’daki ticarethanelerle organik bir ilişki içindedirler. İstanbul’un orta ve üst tabakalarına mensup esnaf zümre tarafından kullanılan bu mekânları, İstanbul’un ilk ticaret büroları olarak kabul etmek mümkündür.

Simkeşhane içindeki kahvehane

İstanbul’un gündelik hayatında iz bırakmış esnaf kahvelerinden birisi, süriçinde Çelebi Alaeddin Mahallesi’ndeki Karagöz sanatçılarının toplandıkları yerdir. Kare planlı geniş bir mekân olan bu kahveye 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar “hayalci esnafı” devam etmiş, bu tarihten soma bağlı bulundukları loncanın dağılması üzerine ruhsata tabi serbest meslek elemanı olarak çalışmışlardır. Eminönü’nde Mısır Çarşısı civarında bahçeli Karagözcü kahvehanesi ile Beyazıt’ta Simkeşhane içindeki bir diğer kahvehane, bu sanatı icra edenlerin Osmanlı dönemi sonlarına kadar kendi geleneklerini yaşattıkları mekânlardır. Gündelik hayata 17. yy’ın ortalarından itibaren katılan yeniçeri kahvehaneleri, İstanbul kültüründe daha soma tulumbacı kahvehanelerini ortaya çıkartan sürecin ilk basamağını oluşturmaktadır. Yeniçeri Ocağı’nm askeri kışla disiplini içinde içedönük bir hayat tarzını temel alan geleneksel yapısının 17. yy’ın ortalarından itibaren değişime uğraması, bu kahvehane türünün de şehrin kültür dokusunda yerini almasıyla sonuçlanmıştır. Aslen bekâr olan yeniçerilerin bu dönemde evlenmelerine izin verilerek kışla dışmda yeni bir hayat kurmalarını sağlanması, bu zümrenin iktisadi açıdan esnaflaşma sürecini başlatmıştır. Yeniçeri ortalarının kışla dışında kendilerine ait kahvehanelerde toplanmaları, bu dönemin ürünüdür. Ocağın temsil ettiği heterodoks kültürün bu kahvehaneler aracılığıyla şehir hayatına nüfuz ettiği söylenebilir. IV Murad’ın baskı dönemini izleyen yıllarda ocak mensuplarına tanınan haklar çerçevesinde şekillenen yeniçeri kahvehaneleri, özellikle şehrin kıyı kesimlerinde ve Boğaziçi sahillerinde yoğunlaşmıştır. Suriçinin yoğun nüfus bölgelerinde bu kahvehanelere rastlanmaması dikkat çekicidir.

Yeniçeri kahvehaneleri

Yeniçeri kahvehanelerinin idari düzeninde ocak kurallarının geçerli olduğu ve belli bir disiplin anlayışının uygulandığı görülmektedir. Genellikle bu kahvehanelerin sahipleri, yeniçeri teşkilatı içinde sivrilmiş, çevresi tarafından saygı gören, güçlü kişiler arasından çıkmıştır. Genellikle bu kişiler, teşkilatın alt kademelerinde görev yapan ve ocak mensuplarıyla doğrudan ilişkisi bulunan “çorbacı” zümresinden gelmekte, bağlı bulundukları ortanın kültürel özelliklerini, açtıkları kahvehanelerde canlı tutarak gündelik hayat içinde bir çeşit kült oluşturmaktadırlar. Bu mekânların İstanbul’daki kültür hayatını derinden etkileyen bir diğer özelliği de Bektaşîlik ile olan organik ilişkilerdir. Bektaşîliğin Yeniçeri Ocağı’nda örgütlenmesi ve bu nedenle sur dışında kalan birkaç tekke hariç tutulursa, İstanbul’un mahalle ölçeğinde yaygınlık kazanmaması, tarikatın yeniçeri kahvehanelerinin açılmasından önceki döneme ait temel bir özelliği olarak dikkati çeker. Ancak bu özellik yeniçeri kahvehanelerinin yaygınlaşmasıyla ortadan kalkmış, 18. yy’dan itibaren bu mekânlar birer Bektaşî tekkesi gibi faaliyet göstermişlerdir. Her yeniçeri kahvehanesinde bir Bektaşî babasının bulunması ve belli günlerde meydan açması bu mekânların 1826’ya kadar devam eden gelenekleri arasındadır. 1826’ya kadar süren bir başka yeniçeri kahvehanesi geleneği, bu mekânların doğrudan gündelik siyasetin içinde bulunmalarıdır. “Devlet sohbeti” adı verilen siyasi tartışmalar, bu merkezlerin temsil ettiği muhalif kültürün ayrılmaz bir parçası olmuş, her türlü yolsuzluk dedikodusu ve kötü icraatın yol açtığı toplumsal öfke, önce buralarda dile getirilmiş ve kimi zaman da saraya karşı ayaklanmaların tohumları bu kahvehanelerde atılmıştır.

Kahvehaneler ya da muhalif kültür odakları

Gündelik hayatın muhalif kültür odakları olarak tanımlanabilen yeniçeri kahvehaneleri, İstanbul folkloruna zengin bir miras bırakmışlardır. Özellikle yeni açılacak bir kahvehane için düzenlenen “nişan alayı” tıpkı esnaf alaylarında olduğu gibi İstanbul’un gösteriş yam ağır basan toplumsal olaylarındandır. Önce kahvehane açmak için gerekli para çevre sakinlerinden toplanır ve bunun karşılığında o bölgenin kolluk hizmeti üstlenilirdi. Kahvehanenin bağlı bulunduğu yeniçeri ortasına ait nişan, açılış töreninde başkarakullukçu tarafından Süleymaniye’deki Ağa Kapısı’ndan almarak taşmır, alaym başında da Bektaşî babaları bulunurdu. Bu gelenek II.Mahmud dönemine (1808-1839) kadar sürmüş, daha sonra tulumbacı kültürüne miras kalarak farklı bir düzlemde devam ettirilmiştir.

Yeniçeri Ocağının 1826’da II. Mahmud tarafmdan kalclırılmasmdan soma bu zümreye bağlı kahvehane kültürünü tulumbacı teşkilatı miras almış ve II. Meşrutiyet yıllarına kadar yaşatmıştır. Aslında bir yeniçeri mesleği sayılan tulumbacılık. Acemi Ocağina bağlı bir teşkilat iken 1826’da dağıtılmış, yerine mahalle tulumbacılığı getirilmiştir. İstanbul tulumbacılarının tıpkı yeniçeriler gibi başlangıçta bekâr olmaları ve şehrin belli kesimlerinde kendilerine ayrılmış bekâr odalarında ikâmet etmeleri, mahalle ölçeğinde yaygın bir örgüt kurmalarım engellemiştir. Bu gevşek örgütlenmenin yangınları önlemede yetersiz kaldığı düşünülerek her mahallede tulumbacı takımları kurulmuş ve bunu da mahalle ölçeğinde yaygınlaşan tulumbacı kahvehaneleri izlemiştir. Abdülaziz döneminden (1861-1876) itibaren altın çağını yaşamaya başlayan mahalle tulumbacılığı aynı zamanda yeniçeri kahvehanelerinin toplumsal tabanını meydana getiren asker-esnaf insan tipinin yerine külhanbey-kabadayı tipini yaratmıştır.

İstanbul’un tanınmış tulumbacı kahvehaneleri arasında Galata’ da Hendek Kahvehanesi, Defterdar’da Kâhya İsmail’in Kahvehanesi, Karagümrük’te Uzun Ahmedin Kahvehanesi ve Beyazıt’ta Köşklülerin Kahvehanesi bulunur. Bunların dışında İstanbul’un hemen her semtinde yaygın bir şekilde faaliyet göstermişler ve dönemin spor kulüpleri olarak kabul edilmişlerdir. Tulumbacı kahvehanelerinin özellikle ramazan aylarında semai kahvehanelerine dönüşmeleri, 17. yy’dan itibaren âşık kahvehanelerinde şekillenen kültürün bu mekânlarda sürdürüldüğünü kanıtlamaktadır.

Yeniçeri kahvehanelerinden tulumbacı kahvehanelerine uzanan kültürel sürekliliğin bir benzeri ise, âşık kahvehanelerinden semai kahvehanelerine ulaşan tarihsel gelenek içinde şekillenmiştir. Aşık adıyla tanınan saz şaklerinin toplandıkları bu mekânlar, yeniçeri kahvehanelerinin hemen öncesinde faaliyet gösteren ve daha sonra bu yeni oluşumun bir parçası olarak devam eden kültürel merkezlerdir. Semai kahvehanelerinin ise 19. yy’da devraldıkları kültürel miras, geleneksel âşık kahvehanelerinin 17. yy’ın başlarından itibaren oluşturdukları zengin dünya görüşü ve buna bağlı olan edebiyat anlayışıdır.

Âşık tarzı denilen bu anlayış, imparatorluğun Anadolu ve Rumeli coğrafyasındaki sözlü kültür geleneklerinin İstanbul ölçeğinde yeniden şekillendirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu mekânların temel kültür formu olan âşık tarzı, bir bakıma anonim edebiyat ile tasavvuf ve divan geleneğinin kesişme noktasında yer alır. Bu açıdan âşık kültürü, Osmanlı mozaiğini kuran bağlayıcı öğelerin başında gelmekte, saz şairi de farklı toplumsal çevrelerin sözcüsü olarak bu birikimi İstanbul’un gündelik hayatına sokan insan tipini temsil etmektedir.

Âşık kahvehanelerini, Osmanlı İmparatorluğunda geniş bir coğrafyaya yayılan kültür geleneklerinin senteze ulaştıkları mekânlar olarak tanımlamak mümkündür. Anadolu ve Rumeli’nin arkaik mitosları ile İstanbul’un gündelik hayatına ilişkin ütopyalar, bu mekânlarda iç içe yaşamışlardır. Bu kaynaşmanın sonucunda gündelik hayatın iktisadi ve siyasi dalgalanmalarına karşı duyarlı bir edebiyat doğmuştur. Âşık kahvehanelerinde dile getirilen bu edebiyatın kahramanları, gündelik hayatın sıradan insanlarıdır. 18. yy’dan itibaren âşık kahvehanelerinin yeniçeri kahvehaneleriyle özdeşleştiği görülmektedir.

Semavi kahvehaneler

Yeniçerilerin esnaflaşma süreci, âşık kahvehanelerinin kültürel ortamına bir siyasi ideoloji olarak yansımış, şehir hayatındaki düzensizlikler saz şairlerinin dilinden bu mekânları dolduran kalabalığa eleştirel bir biçimde aktarılmıştır. Bu gelenek bir ölçüde 1826’dan sonra da sürdürülmüş, Çemberlitaş civarında Tavuk Pazarı’ndaki âşık kahvehaneleri bu mekânların son örnekleri olmuştur.

Saz şairlerinin kendi kahvehanelerinin dışında özellikle yeniçeri kahvehanelerinde de destan, mani ve koşma okumaları genel bir kural olmakla birlikte, her yeniçeri kahvehanesinin kadrosunda ayrıca Ayvansaray Loncası’ndan alınma hanendeler, Kıpti ya da Rum kökenli köçekler ve meddahların bulunması kuralı 1826’ya kadar bozulmamıştır. Kahvehanede köçek oynatmak bir yeniçeri geleneği olarak ocağın kaldırılmasına kadar devam etmiştir. Daha sonra âşık kahvehaneleri ile yeniçeri kahvehanelerinin ortak mirasını sürdüren semai kahvehanelerinde birkaç istisna dışında böyle bir geleneğin izine rastlanmamaktadır. 1826 İstanbul kahvehaneleri için bir dönüm noktasıdır. Tulumbacı kahvehaneleri gibi semai kahvehaneleri de bu tarihten sonra İstanbul’un kültür hayatına girmişlerdir. Çalgılı kahvehaneler olarak da adlandırılan bu mekânların faaliyet zamanları yıl içinde mevsimlere göre değişiklik gösterse de kural olarak ramazan ayını kapsamaktadır. Ramazan boyunca açık bulunan bu mekânların hazırlanması, kahvehanenin sahibi ya da kiralayanı tarafından bir dizi geleneğin yerine getirilmesiyle gerçekleşirdi. Hazırlıklara sürre alayının ertesi günü başlamak genel bir kuraldı. İç dekorasyonu en ince ayrıntılarına kadar düşünmek, mekânı külhanbeyi zevkine göre düzenlemek, kahvehane sahibinin bilgi ve görgüsünü yansıtırdı. Genellikle tulumbacı yamakları ve Haliç kayıkçıları arasından çıkan primitif sanatçılar, dekorasyon konusunda var olan geleneğin izinden yürüyerek kahvehaneyi bir çeşit fantastik dünyaya çevirirlerdi. Programlı eğlence anlayışı, Tanzimat’ la birlikte semai kahvehanelerine giren bir Batı geleneğidir. Bu programın içeriği 19. yy boyunca dönemin modalarına uygun şekilde değişikliğe uğramıştır. Önceleri âşık tarzının egemen olduğu bu kahvehanelerde II. Abdülhamid döneminden (1876-1909) itibaren alafranga müzik zevkinin de geliştiği görülmektedir. Asıl program, okunan manilerle başlar ve destanlarla devam ederdi. Sıradan insanın gündelik hayatına ilişkin çeşitli sorunlar bu mani ve destanların temel konularını oluşturmuşlardır.

İstanbul’daki başlıca semavi kahvehaneleri, şehrin eğlence merkezi sayılan Şehzadebaşı’nda toplanmıştır. Bunun dışında Unkapanı, Defterdar, Eyüp, Halıcıoğlu, Kasımpaşa, Galata, Fındıklı, Beşiktaş, Kadıköy ve Üsküdar’da da semai kahvehaneleri işletilmiştir.

Semai kahvehaneleri gibi ramazan ayında faaliyet gösteren bir başka eğlence mekâm da meddah kahvehaneleridir. Başlangıçta Tahtakale’de yoğunlaşan bu kahvehaneler daha soma Şehzadebaşı’nda odaklanmıştır. Divanyolu’nda Arifin Kıraathanesi ile ünlü meddah Kız Ahmed’in işlettiği Beyoğlu’nda İngiliz Elçiliği karşısındaki kahvehane bu türün en tanınmış olanlarıdır.

İstanbul kahvehaneleri, üstlendikleri toplumsal işleve uygun bir mimariye ve iç düzenlemeye sahiptirler. Yeniçeri kahvehaneleri genellikle iki katlıdır. Kahvehanenin mensup olduğu ortaya ait nişan zemin kattaki giriş kapısının üzerine asılır ve bu kapıdan tabanı mermer döşeli asıl mekâna girilir. Bu kısmın merkezinde fıskiyeli bir havuz, etrafında da bağdaş kurarak oturmak için üzeri yastıklarla döşenmiş peykeler bulunur. Bu tür geometrik düzenleme, geleneksel yalı mimarisindeki divanhane anlayışının izlerini taşımaktadır. Ayrıca bu ana bölüme açılan küçük ölçekli yan mekânlar, plan organizasyonunu bütünleyici özellik göstermektedir. Kahve ocağı, âşıkların saz çaldıkları yerden yükseltilmiş kısım ve “baba sofası” adıyla anılan Bektaşî şeyhinin makam yeri, geometrik düzenin en uygun açılım noktasına konumlandırılmıştır. İç dekarasyonun tamamlayıcı öğeleri ise duvarlardaki Bektaşî levhaları ve pencere içleri ile havuz kenarına dizilen fesleğen saksılarıdır. Diğer kahvehane türlerinde de bu mimari plan küçük değişikliklerle uygulanmıştır. Kahve ocağının karşı köşesinde iki basamaklı bir merdivenle çıkılan ve cami maksuresini andıran, parmaklıklarla çevrili kerevetin adına “köşk” ya da “başsedir” denilmekte ve burası kahvehanenin imtiyazlı müşterilerine ayrılmaktadır. Başsedirin yakınında kahvehane sahibine ait olan, önüne post serilmiş bir dolap vardır. Bunun yanında da genellikle alçıdan yapılma zarif kahve ocağı yer alır. Bazı kahvehanelerde ayrıca berber esnafı bulunduğundan, ona ait eşyalar da kahve ocağına yakın bir kısma konmuştur.

Tanzimat’tan sonra başlayan modernleşme hareketiyle bu iç düzenlemede büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Peykelerin yerini iskemleler almış, ayrıca gösteri sanatlarının icra edildiği küçük bir sahne, kahvehanelerin mimari programlarına dahil edilmiştir.

Kaynak:

L. Ferdinando Marsigli, Bevanda Asiatica Brindata, Viyana, 1685; L. Rava, “Il Conte Marsigli e il Caffé”, Memorie Intorno a Luigi Ferdinando Marsigli, Bologna, 1930, s. 357381; H. Eduard Jacob, Coffee: The Epic of a Commodity, Londra, 1935; William H. Ukers, Ali Abaut Coffee, New York, 1935; A. Uribe Compuzano, Brown Gold. The Amazing Story of Coffee, New York, 1954; Alan S. Kaye, “The Etymology of Coffee. The Dark Brew”, Journal of the American Orientai Society, 106/3 (1986), s. 557-558; Ayvansarayî, Mecmuâ-i Tevârih, 429; Tarih-i Peçevî, I, 363-365; Kâtip Çelebi, Cihannüma, İst., 1145, s. 535-536; Tarih-i Solakzade, 237; Kâtip Çelebi, Mizanü’l-Hakkfi Ihtiyari’l-Ahakk, İst., 1280, s. 46; Mustafa Naima, Tarih-i Naima, I, 1st., 1140, s. 551-554; Tarih-i Raşidj II, 425-426, V, 114-115; Gelibolulu Mustafa Âli, Mevâidü’n-NefâisfiKavâidi’lMecâlis, 1st., (tıpkıbasım), s. 187-189; Latifi, Evsâfı İstanbul, 1st., 1977; J. Dallaway, Constantinople Ancient and Modern, Londra, 1797, s. 82; J. Auldjo, Journal of a visit to Constantinople, Londra, 1855, s. 161-165; R. Walsh, A Residence at Constantinople, II, Londra, s. 240-244; Salname-i Vilayet-i Yemen, (3. defa), San’a, 1304, s. 102-107; Ahmed Raşid, Tarih-i Yemen ve San’a, II, 1st., 1291, s. 3Î2-315; d’Ohsson, Tableau, II, 123-126; Ebüzziya Tevfik, “Kahvehaneler”, Mecmua-i Ebüzziya, S. 129-131 (21 Muharrem 1330-5 Sefer 1330); Ahmed Refik, “Kahve ve Tütün”, İkdam, (5 Kânunısani 1340); R. Osman, “Memleketimizin Tarihinde Mükeyyifata Bir Bakış: Kahvehaneler”, İstanbul Belediye Mecmuası, 78/6 (Şubat 1931), s. 235-244; A. Süheyl Ünver, “Türkiye’de Kahve ve Kahvehaneler”, Türk Etnografya Dergisi, V (1962), s. 39-84; ay, “Türkiye’de Kahvenin 400. Yıldönümü”, Tarih Dünyası, S. 10 (1 Eylül 1950), s. 419-423; ay, “Kahve 450 Yaşında”, Hayat Tarih Mecmuası, 1/4 (Mayıs 1967), s. 12-14; Ahmed Refik, “Eski İstanbul Kahvehaneleri”, Akşam, (24 Şubat 1936); M. Halit Bayrı, “Semai Kahveleri”, TFA, 1/11 (Haziran 1950), s. 163-165; M. Şerefeddin Yaltkaya, “Kahveye Dair Bir Türk Hekiminin Şahsî Mütalâaları”, Türk Tıb Tarihi Arkivi, II/5 (1937), s. 3-6; T.Alangu, Çalgılı Kahvelerdeki Külhanbey Edebiyatı ve Numuneleri, İst., 1943; O. Cemal Kaygılı, İstanbul’da Semai Kahveleri ve Meydan Şairleri, İst., 1937; R. Ekrem Koçu, “Eyüb’de Pierre Loti Kahvehanesi”, TTOKBelleteni, 21/300 (Ocak 1969), 11; T. Toros, “Türklerin Avrupa’ya Tanıttığı Sihirli İçecek: Kahve”, Hayat, 1/9-17 (24 Şubat 1977-21 Nisan 1977); H. Y. Şehsuvaroğlu, “Her Biri Birer Kulüp Olan Eski Kahvehaneler”, Cumhuriyet, (1 Haziran 1956); M. Gökgöl, “Kahvenin Hikâyesi”, Yeni İstanbul, (17 Mart 1955); M. Aksel, “Kahve. Kahvehaneler”, TFA, IX/185 (Aralık 1964), 3589-3591; H. Turhan Dağlıoğlu, “Kahve Hakkında”, HBH, S. 111 (İkincikânun 1940), 61-65; M. And, “Eski İstanbul’da Meddah Kahveleri”, Folklor, 1/3 (Temmuz 1969), s. 7-8; H. F. Es”İstanbul’da Eskiden Kahveler Nasıldı? Buralarda Hayat Nasıl Geçerdi?”, Akşam, (30 Temmuz 1938); İ. Numan, “Eski İstanbul Kahvehanelerinin İçtimai Hayattaki Yeri ve Mimarisi Hakkında Bazı Mülahazalar”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, S. 2 (1981); Ralph S. Hattox, Coffee and Coffeehouses. The Origins of a Social Beverage in the Médiéval Near East, Londra, 1985; E. Işın, “Semai Kahvelerinde İnsan ve Kültür”, Sanat Dünyamız, S. 40 (1990), s. 26- 29; ay, “İstanbul’un Tanrısız Tapınaklan: Kahvehaneler”, Çağdaş Şehir, S. 14 (Temmuz 1988), s. 82-85; R. Mantran, “XVII. Yüzyılda İstanbul’da Kahve”, TT, m/15 (Mart 1985), 25- 27; Ahmed Rasim, “Semaî Kahvehaneleri”, Resimli Tarih Mecmuası, VII/4 (Nisan 1956); Ergin, Mecelle, I, 656; S. Birsel, Kahveler Kitabı, ist., 1975; Gérard-Georges Lemaire, L’Orient des Cafés, Paris, 1990; F. Georgeon, “Les cafés à Istanbul an XIXe siècle”, Etudes Turques et Ottomanes, I (Mart 1992), s. 14-40; M. Tuchscherer, “Café et cafés dans l’Egypte Ottomone XVF-XVUT2 siècles”, Contributions au thème du et des Cafés. Dans les sociétés du Proche-Orient, Aix-en-Provance, 1992, s. 2551.

EKREM IŞIN

Kaynak: Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi

Anahtar kelimeler:

Kahvenin keşfedilişi, Kahvehaneler, Kaffa, Habeş İbranicesi, bunnamma, bunn, Şazeli tarikatı, Şeyh Şazeli, Mekke kahvesi, Yemen kahvesi, Kahire kahvesi,Tahmis ocağı, Kahve fiyatları, kahve hilesi, kahve vergisi, Şeyhülislam Ebussuud Efendi, Yeniçeri kahvesi, tarihçi Peçevi,Ebuzziya Tevfik, Halıcılar Köşk, Tahtakale kahvesi, yeniçeriler kahvesi, Mahalle kahvehaneleri, Esnaf kahvehaneleri, Yeniçeri kahvehaneleri, Semavi kahvehaneler, kahve tarihi, osmanlıda kahve, türk kahve tarihi, kahve ansiklopedisi, kahve bilgileri, kahve yazısı, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi

error: © 2021 Kahvve.com

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?