Gönül ahbab ister kahve bahane

"Kafeterya ve restoran, hayatımıza 1950’lerden sonra girdi. İkisi de bir fırt turizm kokar, bir bakıma yabancılar için tasarlanmıştır ama, kadının da katılacağı toplumsal hayatta, kısa zamanda kendilerine birer yer edinmişlerdir. Nedense, Türkçe birer ad bulamadık bunlara." Attila İlhan

9 dk

Attila İlhan‘ın kahve ve kahvehaneler hakkında yazdıklarını bugün sizlerle paylaşmak istedik. Arşivin tozlu sayfalarında kalan bu yazının üstünden uzun yıllar geçti. Bugün ne yazık ki İstanbul’da eski kahvehane kültürü yok oldu ama kahve yine hayatımızın önemli bir içeceği. Onu artık kafelerde içiyoruz. Attila İlhan yazısını şöyle noktalıyor: “Türk kahvesi’ni bile, İtalyan usulü cafetaria’larda içeceğiz, ya da sunacağız. Ayıptır yahu!..”

Attila İlhan

Osmanlı Kıraathanelerinden birkaçı, İstanbul’da ve İzmir’de, yakın zamanlara kadar yaşamıştı. Yakın zaman dediğim, otuz yıl öncesi. İzmir’den ‘tarihi’ diyebileceğim Askerî Kıraathane’yi hatırlıyorum, İstanbul’dan Kanunuesasi Kıraathanesini! Yalnız kıraathaneler değil, şehirlerimiz gelişip büyüdükçe, ‘klasik’ kahvehanelerimiz de kayboluyor: Önce ana caddelerdeki yerlerini bankalara ya da butiklere bırakıyor, ara sokaklara gizleniyorlar; sonra büyük şehir hayatının pek ulaşamadığı, kenar semtlere! Anadolu içlerinde, olânca saltanatlarıyla hüküm sürenleri, elbette vardır. Vardır ya, daha kaç yıl sürecek bu saltanat?

Gönül ne kahve ister ne kah- vehane

Gönül ahbab İster, kahve bahane

Eski Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, ‘13. Asr-ı Hicride İstanbul Hayati İsimli eserinde, kahveler üzerine şunları yazıyor:

“…Peçevi Tarihi’nin birinci cildinin 363. sayfasında, kahvenin kullanılmaya başlandığı tarih 1554 yılında olup, o vakte kadar İstanbul’da kahve, kahvehane yokmuş. Ancak o tarlhden sonra Halep’den Hakîm ve Şam’dan Şems adlarında iki kişi gelerek, Tah- takale’de birer dükkân açtıkları ve burada kahvecilik yaptıklan ve bundan sonra buralara yavaş yavaş keyif ehli, kâtipler, şairler ve devrin ileri gelenleri toplanarak, kimi tavla, kimi satranç oynamakla, bir kısmı da kitap ve divan okudukları bilinmektedir…”

Ali Rıza Bey, eski kahveleri şöyle tasvir ediyor: “…kahvehanelerin hepsinde ‘Gönül ne kahve ister ne kah- vehane/Gönül ahbab İster, kahve bahane’ veyahut ‘Ehl-i keyfin keyfini kim tazeler/Taze elden taze pişmiş taze kahveleri gibi yazılı levhalar vardı. Kabadayı kahvelerine, levha yerine resimler asılmıştır. Bu resimler Hazret-I Ali’nin Zülfikar İle ifriti öldürüşünün,Veyselkaranî Hazretleri’nin Yemen illerinde deve güttüğünün, Karaca Ahmet Sultan’ın yılandan dizgini! aslana binerek, yılandan kamçı ile ‘ah, minelaşk’ ibaresinde H harfi göz farzedilip bundan çıkan gözyaşlannın dere haline geldiğinin resimleri idi. Bunlar gayet kaba saba boyanmış şeylerdi…”

ESKİ İLLETİMİZ TEPTİ…

Klasik kahvelerimiz, bir ümmet toplumu müessesesidirler; bunun anlamı şu: ‘Şeriat’ kadının buralara girmesini yasaklamıştır, onun içindir ki Tanzimat’la birlikte ‘frenk usulü’ kahvenane ihtiyacı hissedilmeye başlanır. Önce, Avrupa yaşantısına özenen, komprador burjuvazisi hisseder bu ihtiyacı, giderek onlara özenen ‘komprador’Osmanlı aydınları. İstanbul’da Pera’nın, Selânik’te Beyaz Kule, İzmir’de Birinci Kordon çevresinin, bu ihtiyaca cevap verdiği söylenemez mi?

İlginçtir, geçen yüzyılın sonlarında, bu kahvelere bile kadınların pek rağbet etmediğini, eski bir kitapta okudum.

Dersaadet’te Markiz, Löbon, Mulatlye, Konkordiya ve benzerleri; Selânik’de Yonyo, Kristal, Olimpos ve ötekiler; İzmir’de Pozeydon, Café Corso, Kramer Palas vs, levanten alafrangalığının ‘teşhir’ mahalleri İdi. İlginçtir, geçen yüzyılın sonlarında, bu kahvelere bile kadınların pek rağbet etmediğini, eski bir kitapta okudum. Ancak Balkan Savaşı’ndan sonra, önce gayr-ı müslimler, arkasından ‘alafranga’ Osmanlılar, böyle yerlerde kadınlarla boy gösteriyorlar.

Sonraları biraz kış kahveleri, biraz çay bahçeleri, klasik kahvehaneyi değiştirerek, laik toplum yaşantısına uydurmaya çalıştı.

Cumhuriyet laikliği, bu tür alafranga kahveleri, klasik kahveler aleyhine çoğaltmıştır. Kadının toplum hayatına girmesi, önceleri muhallebicileri ön plana çıkarıyor. Hâlâ daha, taşra kasabalarında, ‘alafranga’ öğretmen hanımlar (‘İstasyon’ kahveleri müstesna) kahvelere oturamaz, fakat ‘pastahanelere’ oturabilirler. Sonraları biraz kış kahveleri, biraz çay bahçeleri, klasik kahvehaneyi değiştirerek, laik toplum yaşantısına uydurmaya çalıştı. Doğrusunu İsterseniz, laik toplum hayatına uygun ulusal bir kahvehane tipini, henüz gerçekleştirebilmiş sayılmayız. Diyeceksiniz ki, ya kafeterya‘lar?

Nedense, Türkçe birer ad bulamadık bunlara. Nedense değil, eski illetimiz frenk takipçiliğimizden!

Kafeterya ve restoran, hayatımıza 1950’lerden sonra girdi. İkisi de bir fırt turizm kokar, bir bakıma yabancılar için tasarlanmıştır ama, kadının da katılacağı toplumsal hayatta, kısa zamanda kendilerine birer yer edinmişlerdir. Nedense, Türkçe birer ad bulamadık bunlara. Nedense değil, eski illetimiz frenk takipçiliğimizden! Kafeterya düpedüz kahvehane demektir ya, bizim kahvelere kadın giremediğinden, frenkçe söylersek girebilecek anlamına geliyor. Restoran daha da gülünç! Yerine geçtiği ‘Lokanta’ kelimesinin, İtalyanca olduğunu bilir miydiniz? Şu işe bakın, bir frenk mukallitliğinin yerini öbürü alınca, kendimizi bir adım daha çağdaşlaşmış hissediyoruz.

AYIPTIR YAHU!

Laik sanayi toplumunda, kadınla erkeğin ortaklaşa yararlanacağı içkili içkisiz mahaller, önemli roller oynuyor. Türkiye’de de oynayacak. Özel bira firmaları, birahane modelini (pub) geliştirdiler ama, lüks olmayanları birer ‘selâmlık’ halindedir; yabancı turist kadınlar bile, ürküp giremiyor; nerede kaldı bizimkiler? Kafeterya, birkaç büyük şehrimizin sınırlarını aşabilmiş değil, üstelik niteliği tam belirlenmemiş bir müessese. Muhallebiciler, tavuk suyu çorba, pilav ve döner derken, aşçı dükkânına dönüştü. Kıraathaneler battı. Esnaf kahveleri can çekişiyor. Bu bâdireden sağ ve sağlıklı çıkmış gibi görünenler, çay bahçeleriyle kır kahveleri midir?

Bunları Afyon’dan yazan Hüseyin Kaçmaz’ın mektubu üzerine düşündüm. Kitap okumuyoruz diye yakınmıştım ya, kahvelerde birer kitaplık kurtulabilsek acaba nasıl olur diye soruyor. İyi olmasına İyi olur ama, önce doğru dürüst laik cumhuriyet toplumunun kahvehanesini gerçekleştirelim de, sonra. Baksanıza, gidiş geliş, ‘Türk kahvesi’ni bile, İtalyan usulü cafetaria’larda içeceğiz, ya da sunacağız.

Ayıptır yahu!..

 

error: © 2020 Kahvve.com