Demir Özlü’nün kaleminden kahveler

Demir Özlü edebiyatına aşina olan herkes bildiği gibi kenlerin yazarıdır. Kahvelerin, kanalların, kadınların anlatıldığı yazılarında ‘yitik zaman’ın ve melankolinin de yeri büyüktür. Bu özelliği Özlü’yü su götürmez bir kent yazarı yapar. İstanbul, ‘Bir Beyoğlu Düşü’ olarak onun yapıtında, sadece ‘nostalji’ olarak yer almaz. Elbettegeçmiş zamanın peşindedir ama çabasının temeli nostaljiden çok melankolidir. Hiç durmayan, hep akan zaman Özlü’nün ilham kaynağıdır. İstanbul’u değiştiği için özler. İstanbul’un değişiminde yitip giden zamanı özlemle anar. Ama değişmeyen kentlerde de aynı özlemi duyar.

Bugün Kahvve.com okurlarına Demir Özlü’nün Kahveler adlı yazısını sunuyoruz. Batıda kahve kültürü nasıl gelişti, İstanbul’un önemli kahvehaneleri hangileriydi, bu mekanlarda yaşam nasıl akıp gitti? Bu ve benzer soruların cevabını aşağıdaki satırlarda bulacaksınız.

***

Türkiye’ deki enteligentsia üzerine de bir ölçüde etki yapmış olan çağdaş düşünür Jürgen Habermas, Batı demokrasisinin kaynaklarını araştırırken, özellikle onsekizinci yüzyılın ikinci yarısından sonra ortaya çıkan, çoğunluğunun patronu da kadın olan büyük salon toplantılarıyla, salon yaşamının bu alandaki etkisi üzerinde özenle durur. Tartışma, düşünce üretme özgürlüğü vardı bu salonlarda. Elbette kişi özgürlüğü çevresinde oluşan bu fikir hayatı seçkinlerden başlayarak, halkın sonrasında eylemci de olan seçkinlerine de ulaşacaktı. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum; büyük salonlarda oluşan düşünsel ortam, başta edebiyatla müziği de içerisine alan sanata da yaslanan yaratıcı bir ortamdı.

Batıdaki salon yaşamından söz ediyorum. Doğudaki durumsa büsbütün başkaydı. Bu duruma daha sonra değineceğim. Ama Doğu aleyhine olan en büyük eksiklik kuşkusuz kadınların benzeri bir araya gelişlerden uzak tutulmasıdır.

Sadece Beyoğlu’nda birkaç Avrupa tarzı kahve vardı. Son dönemlerde, Meşrutiyet sonrasını göz önüne alıyorum, yüksek tavanlı -selati- kahveler, gazete okumaya elverişli kıraathaneler ortaya çıktı.

“Henüz 19 yaşını tamamlamadan ayak bastığım kahve (pastane) 1954 yılı ile 1960-61 yılı arasında bizim, Mavi’ciler denilen topluluğun, buluşma yeri olan Baylan Pastahanesi’dir. Bir süre önceden Paris’ten İstanbul’a dönen şair Attila ilhan, Beyoğlu, İstiklal Caddesi, 148 no’daki Luvr apartmanının alt katında, geriye doğru genişleyerek uzanan Orta-Avrupa kahvelerini andıran -yüksek düzeyde- bu pastaneyi mesken tutmuştu. Atlas Sineması’nın hemen hemen karşısına düşüyordu.”

Batıda, salon toplantılarından sonra başlayan kahve yaşamını bugün de yaşayan bir kültürel alışveriş ortamı, yaratıcılığı kışkırtan bir biraraya gelme olarak görüyorum. Kahve yaşamı insan özgürleşmesinin bir parçasıdır. En büyük parçalardan biridir.

Batıda kahve kültürü

Kahvelerden söz açarken, şu bilinen basit olguları sıralamak gerekiyor: Doğu, kahve denilen sakinleştirici ürünü tanıyordu. Osmanlı ordusu 2 . Viyana kuşatmasından sonra geri çekilirken, kentin kapılarında 500 çuval kadar kahve bırakmıştı. Tarih: 1683. Bu kahveleri alarak Viyana kentinde ilk kahveyi açan Galiçyalı bir Ermeni olan Georg Franz Kolschitzky imiş. Şimdi Viyana’ da kahveciliğin babası sayılan Kolschitzky’nin heykeli vardır.

Kahve kültürü 1645’te Venedik’e ulaşmıştı. Londra’ya 1652′ de, Paris’e 1672′ de gelmişti bu kültür. Batı’ da kahveler, dinlenme, rahatlık içinde düşünme, gezinti yaparken gezintiyi zenginleştirme, dış dünyadan can sıkıntılarını atmak için imgeler, motifler alma yerleridir ama felsefecilerin, yazarların, öteki sanatlarla uğraşanların da, bunların yanında düşünce alışverişinde bulundukları, dostluklarını sürdürdükleri yerlerdir de.

Bu gözlemler çerçevesinde yirminci yüzyıl başlarında, bu alanda en büyük olmuş iki çok ünlü kahveden sözetmek gerekmektedir sanıyorum:

Viyana’daki Cafe Central

Bunlardan ilki Viyana’daki Cafe Central’dır. 1900 yılında Viyana’ da 1200 kadar kahve vardı; Cafe Central bunların en büyüğüdür. Musevi enteligentsia da dahil, oraya kentin bütün enteligentsia’sı devam etmektedir. Kahve, çeşitli dillerden 251 gazeteye abonedir. Herhalde bu bir dünya rekorudur. Herrengasse’ deki bu kahveye Orta Avrupa’nın bütün entelektüelleri, sanatçıları devam etmiştir.

Cafe Central’ın hemen yüz metre ötesindeki Herrenhof da, Cafe Central kadar ünlüdür. Bu kahvelerde, sınırlı ölçülerde, yemek de vardır. 1. Dünya Savaşı sonunda Galiçya kaybedildiği için, buradaki Musevi entelektüel yoğunluğu daha da artmıştı. Joseph Roth’un bu mahalledeki Yahudi kahvelerini anlatan bir kitabı vardır. Bu kitabı ben henüz ele geçiremedim . Bu Yahudi yoğunluklu kahveler, Viyana’nın banliyölerine kadar yayılır. Kahveler yaşam alanlarıdır ama bu arada kahvelere devam eden entelligentsia’nın da önemine inandığımı belirteyim. Çünkü tarihte bir dönüşüm varsa onun motoru bence ilerici entelligentsia’ dır. Son birkaç on-yıldır bu çark, küresel insan özgürlüğü, kültürel gelişme alanında çöküş gösteriyorsa da.

Cafe Central’ı sözkonusu etmişken, C. G. Jung’un İsveç diline Mitt Liv (Yaşamım) başlığıyla çevrilmiş olan kitabındaki Freud bölümünde karşılaştığım şaşırtıcı ve görkemli bir notunu anmadan geçemeyeceğim. (C. G. Jung’un bu kitabı ilk olarak 1 962’de Alman dilinde Walter-Verlag Olten tarafından Erinnerungen Trdume Gedanken von C.G. Jung adıyla yayımlanmıştı): “Benim Die Psyhologie der Dementia praecox kitabımdaki düşüncelerim meslektaşlarımca anlayışla karşılanmadı, onlar yüzüme karşı güldüler. Ama aynı çalışmayla Freud’a gittim . Freud beni bulunduğu yere davet etti, Şubat 1 907′ de ilk buluşmamız gerçekleşti. Saat 1 3’te yemek vakti buluştuk, hemen hemen aralıksız on üç saat konuştuk. Freud benim karşılaştığım gerçekten değerli olan ilk kişiydi.” İşte on üç saatlik bu konuşma Cafe Central’ de geçer. Bunun çağdaş bilimle kültüre katkısı konusunda bir şeyler söylemeye kalkışmaya sanırım gerek yok.

II. Dünya Savaşı öncesi yükselen Avusturya ulusalcılığı, Nazist kültür, başka bir deyimle ırkçılık bu kahvelerin önemsizleşmesine yol açtı.

Paris kahveleri

İkinci büyük kahve Paris’te Montparnasse Bulvarı ile Saint Michel Bulvarı ‘nı n kesiştiği yere yakın olan geniş köşe kahvesi Closerie des Lilas’ dır.

171 Boulevard du Montparnasse. Art-Nouveu’nun doğuşundan, Paris Uluslararası Fuarı’ndan sonra bu kahve 1900-1930 yılları arasında dünyanın kültür merkezi olan Paris’in en gözde kahvesiydi. 1 847’de François Bullier tarafından kurulmuştu. Önünde Montparnasse Bulvarı bütün genişliğiyle yer almaktadır. Bu yöndeki kaldırımı da, güzel havalarda kahve önündeki yığışma ile tıkanmamaktadır. Kahvenin yanındaki küçük alansı bölüm, bugün Picasso Alanı adını taşıyor. Biraz ötede Napolyon’un mareşallarından Ney’in heykeli var. Benim Hemingway’in romanları arasında en çok sevdiğim Güneş de Doğar adlı romanı, heykelin ardındaki apartmanlardan birinde başlar. O yıllarda bu kahvede görülenler yirminci yüzyılın en ünlü sanatçılarıdır. 2 Closerie des Lilas ile o dönemin Montparnasse yaşamı üzerine pek çok kitap var. Aklımdan silemediğim kimi ayrıntılar da ikide bir beni düşündürür: O yıllarda Montparnasse kaldırımlarındaki kahvelerde hep yanında birkaç güzel kadınla (bunların bazıları da modellerdir) görülen ressam Paskin’in niçin intihar ettiği; tanıştığı her kadınla aşk yaptığı bilinen çok yakışıklı ressam Modigliani’nin ölümünden hemen sonra son sevgilisi 22 yaşındaki güzel kızın kendini pencereden atarak intiharı . . . daha pek çok yaşam sırrı.

Baylan Pastahanesi

Henüz 19 yaşını tamamlamadan ayak bastığım kahve (pastane) 1954 yılı ile 1960-61 yılı arasında bizim, Mavi’ciler denilen topluluğun, buluşma yeri olan Baylan Pastahanesi’dir. Bir süre önceden Paris’ten İstanbul’a dönen şair Attila ilhan, Beyoğlu, İstiklal Caddesi, 148 no’daki Luvr apartmanının alt katında, geriye doğru genişleyerek uzanan Orta-Avrupa kahvelerini andıran -yüksek düzeyde- bu pastaneyi mesken tutmuştu. Atlas Sineması’nın hemen hemen karşısına düşüyordu.

1966’da Baylan Pastahanesi üzerine yazdığım bir yazıda şöyle not etmiştim:

“Elbette Baylan üzerine, birkaç satır da olsa, bir yazı yazarken, o dönemdeki İstiklal Caddesi’nin canlılığını, yapılarının güzelliğini, caddeden geçen çift yanlı tramvaylarla, otomobil ve dolmuş trafiğini, insanları, insanların giyinişindeki zevkliliği, günün modaları, bütün lokalleri, eğlence ve kültür merkezleriyle o dönemin Beyoğlu’sunu da çerçevenin içine koymak gerekir.”

Bambaşka bir Beyoğlu idi. Ferit (Edgü) 27 Mayıs ihtilalinden önce Paris’e gitmişti. 1957 yılında, babası ünlü avukat Mehmet Mihri Hilavi’nin beyin ölümü üzerine Paris’ten İstanbul’a dönen felsefeci Selahattin Hilav’ın, boynunda bir fularla kahveye “girişini yapmasını” çok canlı olarak hatırlarım. Ardından Paris’ten birçok entelektüel buraya döküldüler. Bunların pek çoğu Türkiye kültür rönesansının sürdürücüleriydiler. Öte yandan bu kişilerin de çabalarıyla yurdumuzda ilk kez Marksist düşünce, çeviriler ve telif yoluyla açık seçik boy gösteriyordu. Egzistansialist felsefelerin boy gösterdiği gibi.

Nisuaz Pastahanesi

Kahveler üzerine tadına doyulmaz kitaplar yazmış olan Salah Birsel, karşı sırada, daha ötedeki Nisuaz Pastahanesinden “Nisuaz Üniversitesi” diye sözeder.3 İşte bizim kuşak için de Baylan bir üniversiteydi. Kendi üniversitemiz. Gorki’nin Benim Üniversitelerim’i gibi.

Salah Birsel Ah Beyoğlu., Vah Beyoğlu adlı çok kez yeni baskıları yapılmış kitabında Baylan üzerine yazarken şunu da not eder: “1957’lerde burada toplanan edebiyatçıların sayısı 30-40 arasındadır.”

Bu kitapta Baylancılar üzerine üç yazı yer alır: “Baylan, Matineciler, Marquis de Sade. ” Benim 2003 yılında İş Bankası yayınlan arasında yer alrrnş Kentlet; Kaduzlat; Yazarlar adlı kitabımda da Baylan üzerine üç-dört yazı vardır.

1917 Sovyet İhtilalinden sonra İstanbula sığınan beyaz Ruslar Beyoğlu’nda Petrograd, Moskova . . . isimli güzel, Avrupai pastane-kahveler açtılar. Bu kahveler 15 yıl kadar yaşadı. YKY’dan 2000 yılında yayımlanmış olan Türk Edebiyatında Beyoğlu adlı kitabın 95. sayfasında bu kahvelerden birinin Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmış bir deseni vardır, bu kahvelere akşam üzerleri yazarlar düşünürler ressamlar sanatçılar uğruyordu. Fakat bu kahvelerde sadece Rus asıllı yaşlı kadınlar değil, hizmet eden genç Rus kızları da vardı. 1961 sonbaharında gemiyle geldiğim Marsilya’dan sonra trenle ulaştığım Paris/Gare de Lyon’ dan, sabahın erken saatinde, yanımdaki iki arkadaşla ilk uzandığım yer Saint-Germain’ deki Cafe Flore’ du. Sartre’ın kahvesi. Öyle ki, en azından kalacağım yeri soracağım Bl. Raspail’ daki Öğrenci Merkezi daha açılmamıştı.

Bizi ilgilendiren felsefeler kahvelere yayılmıştı, bu yüzden de benim ilk uğrak yerlerim bu kahvelerdi. Eski Yunan’ da da böyle değil miydi? Özellikle de Sokrates’ten sonra, felsefe sokaklara inmişti.

Montparnasse Bulvarı kıyısındaki Select kahvesi (metro:Vavin) yaşama alanımızdı. Cezayir’ de savaş vardı. Sartre’ın Saint-Germain kilisesi yanındaki, ünlü Deux Magots kahvesinin köşesinde yer aldığı alana bakan apartman dairesine, OAS (Gizli Ordu Örgütü) adlı sağcı, paramilitaire örgüt tarafından plastik bomba atılmıştı. Bu yüzden Sartre Montparnasse’ın yukarı bölümlerinde kalıyor, geceleri çoğu defa Montparnasse Sokağındaki Falstaff kulübüne arkadaşlarıyla buluşmak üzere geliyordu. Kuşkusuz Sartre’ı koruyan sivil bir gençler topluluğu vardı. 122’ler Bildirisi (aydınların Cezayir Savaşı’na karşıtlıklarını açıklayan bildiri) yayımlanmış, yönetimce bu bildiriyi imzalayanlar kamu kuruluşlarından uzaklaştırılmış, hapis cezaları verilebilmesi olasılığı da gündeme gelmeye başlamıştı. İşte bu dönemin Select kahvesinden gelen geçenleri YKY’nin yayınladığı Türk Edebiyatında Paris adlı kitapta bulunan Ferit Edgü’nün “Geçişler” adlı yazısından okuyabilir okuyucu.

Devamı aşağıda...
Önceki Yazı

Starbucks’ın mozaik kek tarifi

Sonraki Yazı

Amerikan yaşamında kahvenin yeri ve kahve lobisi

Tarih son yazılar

Bir kahve, bir insan, bir tarih

Eski kahvehaneler, hele Batı’da, bir şehrin dokunulmaz tarihî anıttan haline gelmişlerdir. O şehirlerin düşünürleri, yazarları ve…

Osmanlı’da Kahvehaneler

Osmanlı’da kahvehaneler nasıldı? Merak edenler ayrıntılı bilgiyi bu yazıda bulabilir. Osmanlı’da kahvehaneler insanların konuşutuğu, tartıştığı, problemlere çözüm…

Yazarların penceresinden kahve

Gazetecilik tarihimizin efsane isimlerinden Burhan Felek, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki Hadiseler Arasında adlı köşesinde kahveye dair ilginç bir…

Hacı Reşid Ağa Kıraathanesi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce hazırlanan 1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi İstanbul’un kaybolan bazı mekânlarını sayfalarına taşıdı.…

error: © 2021 Kahvve.com