Demir Özlü’nün kaleminden kahveler

30/10/2023

Avrupa’nın kahve durakları

1975 yılı sonbaharında otomobille Stockholm’den Zürich’e indim, tren istasyonundan başlayarak kentin içine giren Rue de Commerce’ deki, bugün de varolan dünyanın en eski pastanelerinden (kuşkusuz birer kahveydi de bunlar) biri olan, birkaç katlı Sprüngli pastahanesini buldum. Yol boyunca görkemli olmamış, hemen hemen tek ya da birbuçuk katlı butikler vardı (büyük marketler değil); bu butikler dünyanın en ince giyim ile mücevher ürünlerini satan çok pahalı dükkanlardı. Caddeyi daha önce ziyaret elmiş oları saçma tiyatrosu yazarı Eugene Ionesco’nun “Rue de Commerce’ den geçtim, burjuvazinin hala yaşadığını anladım” sözünü biliyordum . Baylan döneminde en çok Utrillo’nun resimlerini sevdiğim halde dindar ressam Rouault’un resimlerine de merak salmıştım. Bu caddedeki bir kilisede (Fraumünster Kirche) onun vitraylarının olduğunu biliyordum. Önce onları gördüm, ardından da Sprüngli pastanesinin alt katına oturdum. Pastane Balzac’ın ölüm yılı olan 1850′ den önce açılmıştı. Demek ki Balzac Doğu Polonya’ya giderken Zürich’ten geçse bu pastanede oturabilecekti. Bilmiyorum. Belki de geçti, oturdu. Ben Sprüngli’ de otururken, kahvede, bir yazar ya da felsefeci var mıydı? Bilmiyorum. Ama yanıma Zürichli bir kız geldi, teklifsizce konuşmaya başladı. Stockholm’ den Napoli’ye otomobille inişimi çekici bulmuştu. Ama kısa bir süre sonra kapıda beliren Zürichli ev sahiplerim hemen beni kızın yanından çekip aldılar. Kız asla bir profesyonel değildi. Konuşmak isteyen bir kızdı. Ev sahiplerimse kıskanç “gardiyanlar” gibiydiler.

İşte bu yolculukta Saint-Gotard geçidine girmeyip, Alpleri aşıp, Po ovasına indikten sonra uzun bir yolculukla beş gün kalabildiğim Roma’ya ulaşabildim. Roma’ da da Piezza del Popolo’ daki kahvelerle, daha kentsel bir bölünıde olan Villa Borghese’ deki kahveleri ziyaret etmek üzere.

I. Dünya Savaşı öncesi Berlin de Paris gibi dünyanın kültür merkezlerinden biriydi. 1 905’te Dresden’de kurulan “Die Brücke” topluluğundan başlayarak Orta-Avrupa’nın fovistleri, ekspresiyonistleri… yazarlar ve filozoflarla birlikte Berlin kahvelerini doldurdular. Sanatın, yaratışın bu büyük döneminin kahveleriyle ilgili bilgiler sanıyorum o dönemde yazılmış olan romanların içinde bulunur. B erlin kentine o kadar bağlı olduğum halde ben o dönemin kahvelerini tanımıyorum. Diyeceğim 1913 yılı çevresinin Berlin kahvelerini. I. Dünya Savaşı sonrasında Bedin Weimar Cumhuriyeti döneminde gene eski durumuna dönmek üzereydi. Ama kent 1930 yılı yaklaşırken Nazizmin yükselişine tanık oldu. Sadece o değil, Rusya’ da Troçki’nin elenmesiyle, pek çok Rus sanatçı, düşünür, dilbilimci Berlin kahvelerini doldurdu. Hitler’in iktidara gelmesi çevresinde Paris’e, ABD’ye sığınmak üzere.

George Grosz’un yaşamı (doğ. 1893 Berlin – ö. 1959 Berlin) bütün bu dönemin barometresi gibidir. Ayrıca onun, Grosz’un Cafe (1925) adlı bir yapıtı da var. (I. Dünya Savaşı’na gönüllü olarak girdi. 1916’da yaralanıp çürüğe çıkarıldı. Bir tavanarasındaki atölyesinde savaşın toplumsal dışavurumcu resimlerini yapıyordu. Nazizmin yükselmesi sırasında “Bir Numaralı Kültürel Bolşevik” ilan edildi. 1916′ dan sonra eğitmen olarak gene orduya çağırıldı. Kaçtı. Tutuklandı, bir askeri akıl hastanesine kapatıldı. Yaşamı sürekli tehdit altındaydı. 1932’de ABD’ye iltica edebildi . Grosz 1 945’ten sonra Berlin’e döndü. Yaşamının son yıllarını kendi kentinde geçirdi. Bugün de Berlin’in simgelerinden biridir. Şu sözü de hiç unutulmadı: “Öyle bir evde oturmalıyım ki, ön yüzü Akdeniz’e bakmalı, arka yüzü de Kürfürstendamm’a.”

Berlin’i ilk olarak 1979 yılı sonbaharına doğru gördüm. Bölünmüş Berlin’di. Doğu Berlin tren istasyonu sayılan Friedirichstrasse’ den duvarı, o zaman Batı Berlin’ de oturan yazar Güney Dal’ın yardımıyla geçtim. 1 979′ da Batı Berlin’in merkez tren istasyonu Zoo (Zoologischer Garden) istasyonuydu. Ona yüz metre kadar uzakta caddenin Ku’ damm’a ulaştığı yerdeki Kranzler kahvesi Batı Berlin’in en ünlü kahvesiydi. Bu geniş, ferah, bölünmüş kentin en ortasında yeralan kahvenin tadını çıkaranlardan biri Haldun Taner’ dir. Kranzler’ den sonra yakın zamana kadar varolan -ortadan kalkmaları da çok üzüntü verici olan- Cafe Möhring’ler gelir. Ardından da Charlettenburg yönünde yeralan Savingy Platz’ daki, çok iyi dizayn edilmiş bir kahve olan Florian başta olmak üzere entelektüellerin, siyasilerin, bohemlerin doldurdukları kahveler. Florian, ne mutlu ki bugün de yaşıyor. Kranzler’se, Möhring’ler gibi yok artık. Sadece en üst katta bulunan, bir silindir biçiminde yapıyı taçlandıran bölümde pasta satış yeri olarak varolmaya çalışıyor. Bedin duvarının yıkılması, bu alanda eski Batı Berlin’e bu zararları verdi işte.
Bütün bu kahveler üzerine birçok yazı yazdım. Kahveleri, kahve kültürünü sevdiğimden. Gençlik tarihimde Baylan pastahanesi, o circle of friends olduğu için. Bunların sonradan yaşamın en tatlı yılları olduğunun anlaşılmasından dolayı. Diyeceğim: Baylan ve Select.

Bu yüzden Zürih’ten otomobilimle geçişimde (sanırım topu topu dört gün kalmıştım orada) savaş yıllarında başta Dadacılar olmak üzere, Rus devrimcilerinin de toplandığı, sonradan yarısı bir giyim mağazasına kaptırılmış olan Odeon kahvesinde de oturmak, yemek de yemek istemiştim. Tristan Tzara’nın, Vladimir İliç’ in ruhları var mıydı orada?

Berlin’deki son uzun oturuşumda (Ekim-Kasım 2002) Cafe Möhring’ler yoktu artık. Bu yüzden, Rusların da devama başladıkları başka bir kahve buldum. Sanırım yeni açılmıştı: Cafe Wellenstein. Ku’damın üzerinde. Tahta masaları olan, salonlarının tavanları yüksek, çok ferah bir kahveydi bu. Yemek yenmek istendiğinde de yemekleri çok güzeldi. Güntzelstrasse’ deki çalıştığım evden çıktığımda bu kahveye uzanıyor, kahvelerimi orada içiyorum. Ağaçlıklı bulvarlarda yapılan rahatlık verici yürüyüşlerden sonra “Temiz ve İyi Aydınlatılmış Bir Yer.”4 Bu kahveyi, servis yapan genç kadınlar da içinde olmak üzere, geçen yılın aralık ayında yayımlanan Kanal Kentlerinde adlı kitabımda anlattım.

Şimdi inşaası devam eden Bedin’ de, Mitte’ de, yeni yeni kahveler açılıyor. Ama Berlin’ de kahve denilince Cafe Einstein da unutulmamalı. Entelektüellerin kahvesidir bu. Bahçe içinde tahta bir konak. Yazın bahçesinde de oturuluyor.

2002 yılından sonra Berlin’e uğrayışlarımda Cafe Wellenstein’ın da kapanmış olduğunu üzüntüyle gördüm. Çok tartışmaya açık olan küreselleşme, kendine özgü dinamikleriyle yaşamla dostluk alanlarını daraltıyor. Yaşam ile dostluğu duyuran bir kahve bulduğum zaman mutlu olduğumu hissediyorum.

İskandinavya’nın yazar kahveleri

İskandinavya’daki yazar kahveleri dönemi geride kalmış. Stockholm’ daki eski yazar kahvelerinden biri, benim oturduğum mahallede, Odengatan üzerindeki Ritorno’ dur. Ama şimdi yazarlar gelip oturmuyorlar, alacakaranlık, bu eski kahvede; öğrenciler, lisansüstü eğitim yapanlar (çalışmak üzere), orta yaşlı, yaşlı insanlar, çocuklu genç kadınlar dolduruyorlar kahveyi. Yazarlar, ben bildim bileli kahvelerde toplanmıyorlar. Zaten gözler önüne serilmeyen yaşama kültürünün daha da saklı yerlerinde, sanırım evlerinde ya da kırsal alanlardaki tahtadan evlerindeler.

70’ler Stockholm’unda, başka yerlere göre çok farklı olan kahve kültürü de silindi. Bu hemen hemen her mahallede, en çok da kentin güney kesiminde, Söder’ de varolan Öl!Cafe (Bira/Kahvesi) kültürüydü. Daha çok akşamları fazla içki içenlerin gereksinmelerini karşılıyordu. Bu çok tipik olan kahvelerde, aşırı sert içki kalıntılarından kurtulmak isteyen olgun içkicilerin kendine gelmelerini sağlayan “sil balığı” turşuları, pirinç lapaları ile hafif biralar vardı. Geçen zamanla içkiciler çok sert olan brennivin’ den ve odundan çıkarılan votkadan uzaklaştırıldılar; çok daha hafif olan şaraplara ve sert biralara yönlendirildiler. Şimdi artık Stockholm’ da Bira/Kahveleri yok. Onların yerlerinde Süryani göçmenler uluslararası kahveler zincirinin şubelerini açtılar. Bugünkü Stockholm, özellikle gençlerin gittikleri pup’larla dolu. En çok da Güney Stockholm, Söder. Orada, Lilla Maria (Küçük Meryem) kilisesinin önünde yer alan parkın karşı tarafındaki Riva! kahvesi tek entelektüel kahve. Duvarlarında Söder’ de oturan yazarların, şairlerin, gazetecilerin, aktör ve aktrislerin fotoğrafları asılı. Rival’in sahibi de ünlü müzik topluluğu ABBA’nın üyelerinden biri: Björn.

Helsinki’yi pek çok kez ziyaret ettim . Bu kentte eski yıllarda gördüğüm kahveler, sade, tahta masaları ve sandalyeleriyle alçakgönüllü görünen, okumaya elverişli kahvelerdi. Bugün Kara Avrupası ölçülerine uyan, kentin ortasındaki İsveç Tiyatrosu (Svenska Teatern)’nun da bulunduğu alanda, köşede olan Cafe Strindberg çok şık ve tatmin edici. Oslo’ya gitmediğim için oradaki kahveleri görmedim. Sadece yüz yıl kadar önce tiyatro yazarı İbsen’in, madalyalarını takarak geldiği kahvenin bugün de varolup olmadığını araştırmak isterdim.

Görmediğim kentlerdeki birkaç yazar, düşünür kahvelerini de buraya notedeyim. Doğal olarak kuzeyde, İngiltere ile İrlanda’ da bunlar, kahveden çok pub adını alıyorlar. Londra’ da Groucho, Dean Street, 45. Dublin’ de Palace Grogans, Nosoreman. Madrid’ de Gran Cafe Gijon, Cafe Ruiz, Calle Ruiz 11, Cafe Lion, Via Aleata 57. Cafe Lion 1929′ da açılmış. Gijon’sa yüzyılı aşkın bir zamandır var.

İstanbul’ daki kahveler işçi kahveleri değillerse, esrar da içilebilen yerlerdi. Sadece Beyoğlu’nda birkaç Avrupa tarzı kahve vardı. Son dönemlerde, Meşrutiyet sonrasını göz önüne alıyorum, yüksek tavanlı -selati- kahveler, gazete okumaya elverişli kıraathaneler ortaya çıktı.

Bunların en son örneği Kanunu Esasi Kıraathanesi yakın zamana kadar Tepebaşı’nda yaşadı. Divanyolu’ndaki kahvelerde de dönemin iyi giyimli gençleri briç oynayabiliyorlardı.

Durmadan inşa, sonra yeniden inşa edilen, inşaat hayaletleri ve ortasından yarılmış caddelerle dolu, korkunç bir trafik sırtlanmış İstanbul’ da kahve kültürünün geleceği konusunda umutsuzum.

İnternet kültürünün de, yeni oluşan yaşam tarzlarının hangi sonuçlara varacağını kestiremiyorum.

Bir tek olumlu değişim var: kadın cinsinin de durmadan değişen, adeta “seyyar” kahvelere gelebilmeleri.

Devamı aşağıda...
error: © 2021 Kahvve.com

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?