Demir Özlü’nün kaleminden kahveler

30/10/2023

İstiklal’in yıldızı: Baylan

Henüz 19 yaşını tamamlamadan ayak bastığım kahve (pastane) 1954 yılı ile 1960-61 yılı arasında bizim, Mavi’ciler denilen topluluğun, buluşma yeri olan Baylan Pastahanesi’ dir. Bir süre önceden Paris’ten İstanbul’a dönen şair Attila İlhan, Beyoğlu, İstiklal Caddesi, 148 no’daki Luvr apartmanının alt katında, geriye doğru genişleyerek uzanan Orta-Avrupa kahvelerini andıran -yüksek düzeyde- bu pastaneyi mesken tutmuştu. Atlas Sineması’nın hemen hemen karşısına düşüyordu.

1966’da Baylan Pastahanesi üzerine yazdığım bir yazıda şöyle not etmiştim: “Elbette Baylan üzerine, birkaç satır da olsa, bir yazı yazarken, o dönemdeki İstiklal Caddesi’nin canlılığını, yapılarının güzelliğini, caddeden geçen çift yanlı tramvaylarla, otomobil ve dolmuş trafiğini, insanları, insanların giyinişindeki zevkliliği, günün modaları, bütün lokalleri, eğlence ve kültür merkezleriyle o dönemin Beyoğlu’sunu da çerçevenin içine koymak gerekir.”

Bambaşka bir Beyoğlu idi. Ferit (Edgü) 27 Mayıs ihtilalinden önce Paris’e gitmişti. 1957 yılında, babası ünlü avukat Mehmet Mihri Hilavi’nin beyin ölümü üzerine Paris’ten İstanbul’a dönen felsefeci Selahattin Hilav’ın, boynunda bir fularla kahveye “girişini yapmasını” çok canlı olarak hatırlarım . Ardından Paris’ten birçok entelektüel buraya döküldüler. Bunların pek çoğu Türkiye kültür rönesansının sürdürücüleriydiler. Öte yandan bu kişilerin de çabalarıyla yurdumuzda ilk kez Marksi st düşünce, çeviriler ve telif yoluyla açık seçik boy gösteriyordu. Egzistansialist felsefelerin boy gösterdiği gibi.
Kahveler üzerine tadına doyulmaz kitaplar yazmış olan Salah Birsel, karşı sırada, daha ötedeki Nisuaz Pastahanesinden “Nisuaz Üniversitesi” diye sözeder.3 İşte bizim kuşak için de Baylan bir üniversiteydi. Kendi üniversitemiz. Gorki’nin Benim Üniversitelerim’i gibi.

Salah Birsel Ah Beyoğlu., Vah Beyoğlu adlı çok kez yeni baskıları yapılmış kitabında Baylan üzerine yazarken şunu da not eder: ” 1 957’lerde burada toplanan edebiyatçıların sayısı 30-40 arasındadır.” Bu kitapta Baylancılar üzerine üç yazı yer alır: “Baylan, Matineciler, Marquis de Sade. ” Benim 2003 yılında İş Bankası yayınlan arasında yer alrrnş Kentlet; Kaduzlat; Yazarlar adlı kitabımda da Baylan üzerine üç-dört yazı vardır.

1917 Sovyet İhtilalinden sonra İstanbula sığınan beyaz Ruslar Beyoğlu’nda Petrograd, Moskova . . . isimli güzel, Avrupai pastane-kahveler açtılar. Bu kahveler 15 yıl kadar yaşadı. YKY’dan 2000 yılında yayımlanmış olan Türk Edebiyatında Beyoğlu adlı kitabın 95. sayfasında bu kahvelerden birinin Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmış bir deseni vardır, bu kahvelere akşam üzerleri yazarlar düşünürler ressamlar sanatçılar uğruyordu. Fakat bu kahvelerde sadece Rus asıllı yaşlı kadınlar değil, hizmet eden genç Rus kızları da vardı. 1961 sonbaharında gemiyle geldiğim Marsilya’dan sonra trenle ulaştığım Paris/Gare de Lyon’ dan, sabahın erken saatinde, yanımdaki iki arkadaşla ilk uzandığım yer Saint-Germain’ deki Cafe Flore’ du. Sartre’ın kahvesi. Öyle ki, en azından kalacağım yeri soracağım Bl. Raspail’ daki Öğrenci Merkezi daha açılmamıştı.

Bizi ilgilendiren felsefeler kahvelere yayılmıştı, bu yüzden de benim ilk uğrak yerlerim bu kahvelerdi. Eski Yunan’ da da böyle değil miydi? Özellikle de Sokrates’ten sonra, felsefe sokaklara inmişti.

Montparnasse Bulvarı kıyısındaki Select kahvesi (metro:Vavin) yaşama alanımızdı. Cezayir’ de savaş vardı. Sartre’ın Saint-Germain kilisesi yanındaki, ünlü Deux Magots kahvesinin köşesinde yer aldığı alana bakan apartman dairesine, OAS (Gizli Ordu Örgütü) adlı sağcı, paramilitaire örgüt tarafından plastik bomba atılmıştı. Bu yüzden Sartre Montparnasse’ın yukarı bölümlerinde kalıyor, geceleri çoğu defa Montparnasse Sokağındaki Falstaff kulübüne arkadaşlarıyla buluşmak üzere geliyordu. Kuşkusuz Sartre’ı koruyan sivil bir gençler topluluğu vardı. 1 22’ler Bildirisi (aydınların Cezayir Savaşı’na karşıtlıklarını açıklayan bildiri) yayımlanmış, yönetimce bu bildiriyi imzalayanlar kamu kuruluşlarından uzaklaştırılmış, hapis cezaları verilebilmesi olasılığı da gündeme gelmeye başlamıştı. İşte bu dönemin Select kahvesinden gelen geçenleri YKY’nin yayınladığı Türk Edebiyatında Paris adlı kitapta bulunan Ferit Edgü’nün “Geçişler” adlı yazısından okuyabilir okuyucu.

1975 yılı sonbaharında otomobille Stockholm’den Zürich’e indim, tren istasyonundan başlayarak kentin içine giren Rue de Commerce’ deki, bugün de varolan dünyanın en eski pastanelerinden (kuşkusuz birer kahveydi de bunlar) biri olan, birkaç katlı Sprüngli pastahanesini buldum. Yol boyunca görkemli olmamış, hemen hemen tek ya da birbuçuk katlı butikler vardı (büyük marketler değil); bu butikler dünyanın en ince giyim ile mücevher ürünlerini satan çok pahalı dükkanlardı. Caddeyi daha önce ziyaret elmiş oları saçma tiyatrosu yazarı Eugene Ionesco’nun “Rue de Commerce’ den geçtim, burjuvazinin hala yaşadığını anladım” sözünü biliyordum . Baylan döneminde en çok Utrillo’nun resimlerini sevdiğim halde dindar ressam Rouault’un resimlerine de merak salmıştım. Bu caddedeki bir kilisede (Fraumünster Kirche) onun vitraylarının olduğunu biliyordum. Önce onları gördüm, ardından da Sprüngli pastanesinin alt katına oturdum. Pastane Balzac’ın ölüm yılı olan 1850′ den önce açılmıştı. Demek ki Balzac Doğu Polonya’ya giderken Zürich’ten geçse bu pastanede oturabilecekti. Bilmiyorum. Belki de geçti, oturdu. Ben Sprüngli’ de otururken, kahvede, bir yazar ya da felsefeci var mıydı? Bilmiyorum. Ama yanıma Zürichli bir kız geldi, teklifsizce konuşmaya başladı. Stockholm’ den Napoli’ye otomobille inişimi çekici bulmuştu. Ama kısa bir süre sonra kapıda beliren Zürichli ev sahiplerim hemen beni kızın yanından çekip aldılar. Kız asla bir profesyonel değildi. Konuşmak isteyen bir kızdı. Ev sahiplerimse kıskanç “gardiyanlar” gibiydiler.

İşte bu yolculukta Saint-Gotard geçidine girmeyip, Alpleri aşıp, Po ovasına indikten sonra uzun bir yolculukla beş gün kalabildiğim Roma’ya ulaşabildim. Roma’ da da Piezza del Popolo’ daki kahvelerle, daha kentsel bir bölünıde olan Villa Borghese’ deki kahveleri ziyaret etmek üzere.

I. Dünya Savaşı öncesi Berlin de Paris gibi dünyanın kültür merkezlerinden biriydi. 1 905’te Dresden’de kurulan “Die Brücke” topluluğundan başlayarak Orta-Avrupa’nın fovistleri, ekspresiyonistleri… yazarlar ve filozoflarla birlikte Berlin kahvelerini doldurdular. Sanatın, yaratışın bu büyük döneminin kahveleriyle ilgili bilgiler sanıyorum o dönemde yazılmış olan romanların içinde bulunur. B erlin kentine o kadar bağlı olduğum halde ben o dönemin kahvelerini tanımıyorum. Diyeceğim 1913 yılı çevresinin Berlin kahvelerini. I. Dünya Savaşı sonrasında Bedin Weimar Cumhuriyeti döneminde gene eski durumuna dönmek üzereydi. Ama kent 1930 yılı yaklaşırken Nazizmin yükselişine tanık oldu. Sadece o değil, Rusya’ da Troçki’nin elenmesiyle, pek çok Rus sanatçı, düşünür, dilbilimci Berlin kahvelerini doldurdu. Hitler’in iktidara gelmesi çevresinde Paris’e, ABD’ye sığınmak üzere.

George Grosz’un yaşamı (doğ. 1893 Berlin – ö. 1959 Berlin) bütün bu dönemin barometresi gibidir. Ayrıca onun, Grosz’un Cafe (1925) adlı bir yapıtı da var. (I. Dünya Savaşı’na gönüllü olarak girdi. 1916’da yaralanıp çürüğe çıkarıldı. Bir tavanarasındaki atölyesinde savaşın toplumsal dışavurumcu resimlerini yapıyordu. Nazizmin yükselmesi sırasında “Bir Numaralı Kültürel Bolşevik” ilan edildi. 1916′ dan sonra eğitmen olarak gene orduya çağırıldı. Kaçtı. Tutuklandı, bir askeri akıl hastanesine kapatıldı. Yaşamı sürekli tehdit altındaydı. 1932’de ABD’ye iltica edebildi . Grosz 1 945’ten sonra Berlin’e döndü. Yaşamının son yıllarını kendi kentinde geçirdi. Bugün de Berlin’in simgelerinden biridir. Şu sözü de hiç unutulmadı: “Öyle bir evde oturmalıyım ki, ön yüzü Akdeniz’e bakmalı, arka yüzü de Kürfürstendamm’a.”

Berlin’i ilk olarak 1979 yılı sonbaharına doğru gördüm. Bölünmüş Berlin’ di. Doğu Berlin tren istasyonu sayılan Friedirichstrasse’ den duvarı, o zaman Batı Berlin’ de oturan yazar Güney Dal’ın yardımıyla geçtim. 1 979′ da Batı Berlin’in merkez tren istasyonu Zoo (Zoologischer Garden) istasyonuydu. Ona yüz metre kadar uzakta caddenin Ku’ damm’a ulaştığı yerdeki Kranzler kahvesi Batı Berlin’in en ünlü kahvesiydi. Bu geniş, ferah, bölünmüş kentin en ortasında yeralan kahvenin tadını çıkaranlardan biri Haldun Taner’ dir. Kranzler’ den sonra yakın zamana kadar varolan -ortadan kalkmaları da çok üzüntü verici olan- Cafe Möhring’ler gelir. Ardından da Charlettenburg yönünde yeralan Savingy Platz’ daki, çok iyi dizayn edilmiş bir kahve olan Florian başta olmak üzere entelektüellerin, siyasilerin, bohemlerin doldurdukları kahveler. Florian, ne mutlu ki bugün de yaşıyor. Kranzler’se, Möhring’ler gibi yok artık. Sadece en üst katta bulunan, bir silindir biçiminde yapıyı taçlandıran bölümde pasta satış yeri olarak varolmaya çalışıyor. Bedin duvarının yıkılması, bu alanda eski Batı Berlin’e bu zararları verdi işte.
Bütün bu kahveler üzerine birçok yazı yazdım. Kahveleri, kahve kültürünü sevdiğimden. Gençlik tarihimde Baylan pastahanesi, o circle of friends olduğu için. Bunların sonradan yaşamın en tatlı yılları olduğunun anlaşılmasından dolayı. Diyeceğim: Baylan ve Select.

Bu yüzden Zürih’ten otomobilimle geçişimde (sanırım topu topu dört gün kalmıştım orada) savaş yıllarında başta Dadacılar olmak üzere, Rus devrimcilerinin de toplandığı, sonradan yarısı bir giyim mağazasına kaptırılmış olan Odeon kahvesinde de oturmak, yemek de yemek istemiştim. Tristan Tzara’nın, Vladimir İliç’ in ruhları var mıydı orada?

Berlin’deki son uzun oturuşumda (Ekim-Kasım 2002) Cafe Möhring’ler yoktu artık. Bu yüzden, Rusların da devama başladıkları başka bir kahve buldum. Sanırım yeni açılmıştı: Cafe Wellenstein. Ku’damın üzerinde. Tahta masaları olan, salonlarının tavanları yüksek, çok ferah bir kahveydi bu. Yemek yenmek istendiğinde de yemekleri çok güzeldi. Güntzelstrasse’ deki çalıştığım evden çıktığımda bu kahveye uzanıyor, kahvelerimi orada içiyorum. Ağaçlıklı bulvarlarda yapılan rahatlık verici yürüyüşlerden sonra “Temiz ve İyi Aydınlatılmış Bir Yer.”4 Bu kahveyi, servis yapan genç kadınlar da içinde olmak üzere, geçen yılın aralık ayında yayımlanan Kanal Kentlerinde adlı kitabımda anlattım.

Şimdi inşaası devam eden Bedin’ de, Mitte’ de, yeni yeni kahveler açılıyor. Ama Berlin’ de kahve denilince Cafe Einstein da unutulmamalı. Entelektüellerin kahvesidir bu. Bahçe içinde tahta bir konak. Yazın bahçesinde de oturuluyor.

2002 yılından sonra Berlin’e uğrayışlarımda Cafe Wellenstein’ın da kapanmış olduğunu üzüntüyle gördüm. Çok tartışmaya açık olan küreselleşme, kendine özgü dinamikleriyle yaşamla dostluk alanlarını daraltıyor. Yaşam ile dostluğu duyuran bir kahve bulduğum zaman mutlu olduğumu hissediyorum.

İskandinavya’ daki yazar kahveleri dönemi geride kalmış. Stockholm’ daki eski yazar kahvelerinden biri, benim oturduğum mahallede, Odengatan üzerindeki Ritorno’ dur. Ama şimdi yazarlar gelip oturmuyorlar, alacakaranlık, bu eski kahvede; öğrenciler, lisansüstü eğitim yapanlar (çalışmak üzere), orta yaşlı, yaşlı insanlar, çocuklu genç kadınlar dolduruyorlar kahveyi. Yazarlar, ben bildim bileli kahvelerde toplanmıyorlar. Zaten gözler önüne serilmeyen yaşama kültürünün daha da saklı yerlerinde, sanırım evlerinde ya da kırsal alanlardaki tahtadan evlerindeler.

Devamı aşağıda...
error: © 2021 Kahvve.com

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?