Highway 178, Kaliforniya’nın haritasında sıradan bir yol gibi görünse de eyaletin zıtlıklarla dolu hayat çizgilerinden biridir. Batıda Sierra Nevada dağlarını aşıp doğuda Mojave Çölü’ne teslim olur. Bir zamanlar altın arayıcılarının umuda yürüdüğü bu topraklarda geçmiş bugüne, bugün bilinmeze karışır. Üzerinden geçenlerin çoğu bu yolun kendilerini hangi yöne savuracağını asla tam olarak kestiremez.
Benim gibi…
Yoluma çıkan o tuhaf ikili gibi…
Adamla iri köpeğin yolları San Francisco’nun kalbinde, gürültülü bir köşede kesişmişti. Adam, kalabalığın içinde görünmeyen yüzlerden biriydi; uzun süredir sokaklardaydı. Köpek de onun kadar yalnız, onun kadar yorgundu.
Aralarındaki bağın nasıl kurulduğunu kimse anlayamadı. O günden sonra birbirlerinden ayrılmadılar.
Kışı şehirde geçirmek istemediler. Günler, haftalar geçti. Bazen kamyon kasalarında, bazen otoyol kenarlarında beklediler. Benzin istasyonları, terk edilmiş binalar, loş sokaklar geçici sığınakları oldu. Yol uzundu, rüzgâr sertti, sessizlik ağırdı ama yan yana olduklarında her şey biraz daha katlanılır görünüyordu.
Kasım sonuydu. Çölün kenarındaki küçük bir kasabada durdular. Ana yolun kıyısında, benzin istasyonunun solgun tabelası rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Akşam, çöle usulca iniyordu. O sırada bir araba istasyona girdi. Direksiyonun başındaki bendim.
Uzun bir yoldan geliyordum. 27 Kasım akşamıydı. Ridgecrest’e doğru gidiyordum; ertesi sabah Death Valley’in sınırına varmayı planlıyordum. Hava hızla soğuyordu, gökyüzü morla siyah arasında donmuş gibiydi. Yakıt ışığı yanınca ilk istasyona saptım. Motor sustuğu anda çölün o derin sessizliğini hissettim.
Etrafta benden başka kimse yok gibiydi ta ki onları görene kadar.
Yakıt pompasını depoya yerleştirirken, istasyonun duvarına yaslanmış iki gölge fark ettim. Bir adam ve yanına kıvrılmış koca bir köpek. Öylece duruyorlardı; kımıldamadan karanlığı izliyorlardı. Loş ışıkta bile adamın yüzündeki derin çizgiler belliydi. Highway 178’in geçtiği o sert coğrafyayı andırıyordu. Yorgun, derin ve ıssız. Köpek, pompanın mekanik gürültüsüne tepki vermedi. Başını patilerinin arasına gömmüş kıpırdamadan duruyordu. O an farkında değildim ama yolculuğun rotası değişecek gibiydi…
Depoyu doldurup kahve almak için istasyonun kasasına yöneldim. Tam o sırada adam başını hafifçe eğip şapkasının siperliğine dokundu. Sessiz kısa bir selamdı bu.
“İyi akşamlar,” dedim.
“Soğuk bir akşam,” diye karşılık verdi, başını köpeğine çevirdi. “Daha kötülerini de gördük, değil mi Lucky?”
Köpek, ismini duyunca başını hafifçe kaldırdı. Adını öğrenmiştim: Lucky. Şanslı!
İçeri girdiğimde taze kahve kokusu ile eski bir country ezgisinin birbirine karıştığı o tanıdık atmosfer karşıladı beni. Raflarda tozlu dergiler, camın arkasında solmuş yol haritaları vardı. İstasyon, küçük Amerikan kasabalarında her zaman rastlanabilecek türdendi.
Kasada, yüzünde binlerce hikâyenin izini taşıyan gözlüklü bir kadın oturuyordu. Kahvemi alıp tezgaha yöneldim. Kadın önündeki dergiyi hafifçe yana çekti, bana bakmadan sordu:
“Hepsi bu mu, tatlım?”
“Evet,” demeye hazırlanıyordum ki dışarıda adam sigarasını yaktı. Çakmak alevinin yansıması cama vurdu.
“Bir kahve daha,” dedim adamı işaret ederek. “Bir de… köpek maması var mı?”
Kadın, tezgâhın ucundaki küçük ızgarada ağır ağır dönen sosislere kaydırdı gözlerini.
“Mamamız yok,” dedi. “Sadece bunlar var.”
Cebimden yirmi doları çıkardım. “İki sosisli, iki kahve o zaman.”
Kadın gözlüğünü çıkardı. Önce paraya sonra bana baktı. İki eliyle tezgâha dokunup başını hafifçe salladı.
“Bunlar benden,” dedi yumuşak bir sesle. “Bu akşama özel bir hediye olarak kabul et.”
Başıyla dışarıyı işaret etti. “Lucky sosisliye bayılacak.”
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından gülümsedi, içten ama biraz yorgun bir tebessümle:
“Happy Thanksgiving.”
Bugün 27 Kasım’dı. Şükran Günü’ydü.
Sokakların boş olmasının nedeni buydu. Herkes evinde, ailesiyle akşam yemeği yiyordu.
Çölün kıyısındaki bu küçük istasyonda iki adam, bir kadın ve bir köpek, Thanksgiving akşamını paylaşıyorduk.
Dışarı çıktım. Plastik kahve kabı avuçlarımı ısıttı. Adam başını kaldırdı.
Sıcak kahvesini uzattım, köpeğe sosisliyi. Lucky tek hamlede yuttu sandviçi.
“Bol şans,” dedim araca dönerken.
“Aynı şekilde,” dedi.
Motoru çalıştırdım. Kahvemi yudumlarken dikiz aynamdan kapı önündeki gölgeleri izledim.
Kadın gözlüğünü takıp dergisine dönmüştü. Lucky yalanıyordu. Adam kahvesini yudumladı, sigarasından bir nefes çekti.
Adını öğrenemedim. Ama hafızama onu Jack diye kaydettim. Üç yabancı, bir köpek. Ridgecrest, California. Günlerden 27 Kasım…
Kimdi, nereden geliyordu, nereye gidiyordu? Ben onları San Francisco’da tanışan iki dost olarak hayal ettim. Siz başka bir geçmiş yazabilirsiniz.
Bir evi, bir işi, bir ailesi oldu mu? Lucky gerçekten onun köpeği miydi?
Jack ve Lucky şimdi nerede? Kasadaki kadın hâlâ dergisini mi okuyor?
Cevabı olmayan bu sorular yolun, yolculuğun kendisini anlatır. Tesadüflerin, hesapta olmayan karşılaşmaların ve paylaşılan bir kahvenin ardından çöken yalnızlık anıdır bu.
Highway 178 bizi bir akşam vakti aynı hikâyenin içine çekti. Sonra gece hepimizi ayrı yönlere savurdu.
Önümde farların aydınlattığı, cevapların olmadığı bir yol uzanıyor. Ardımda, ışığı yavaşça solan küçük bir istasyon.
Yol devam ediyor. Sorular da öyle…

